sulhi dölek


  ·   Sulhi Dölek (1948 - 2005)
  ·   Sulhi Dölek kim?
  ·   Romanları
  ·   Öykü Kitapları
  ·   Roman, Öykü ve Gülmece Anlayışı
  ·   Değerlendirme ve Söyleşiler
  ·   Çocuk Kitapları
  ·   Kirpi Kabare
  ·   English
  ·   Arşiv
ROMANLARI

KİRPİ

Sulhi Dölek'in 1996 İş Bankası Edebiyat Büyük Ödülü'nü kazanan mizah yoğunluklu romanı. İlk basımı 1997'de İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yapıldı. Şimdi yine aynı yayınevinde.

'Kirpi', kendisine yapılan kötülükleri asla unutmayan ve affetmeyen Reşat Şaşmaz'ın, çocuksu bir intikam hırsıyla başlayan, ama karşılıklı saldırılarla gelişerek ülke çapında büyük bir kargaşaya yol açan serüvenini, geri plandaki çarpıcı toplumsal koşulların ışığında anlatır.

'Kirpi' için ne dediler?..

"Sulhi Dölek, kısa sayılabilecek bir romanda ülkemizin 2000'li yılların eşiğindeki görünümünü, romanın kahramanı Kirpi Reşat'ın ağzından gözler önüne seriyor. Gülmece ile yerginin iç içe geçtiği romanın ikinci derecedeki kahramanlarının kişilikleri kendi sözleriyle ya da bir tek davranışlarıyla belirginleşiveriyor." - Eray Canberk

"Sulhi Dölek, edebiyatımızın en incelikli gülmece yazarı." - Enver Ercan

"Hepimizin içinde Sulhi Dölek'in 'Kirpi'sinin baş kişisi Reşat Şaşmaz benzeri bir ikinci kişi, ya da ikinci bir kişilik var. Bunu çevreden, başkalarından (en yakınlarımız dahil) saklasak, kaçırsak bile, gün gelir, kendi kendimizle başbaşa kaldığımızda itiraf etmez miyiz? (?) Kendisine yapılan, yapılmış her tür hakkının yenmişliğine karşı çıkar. Yetinmez, iz sürer, kovuşturur, ardını bırakmaz ve? sonunda öcünü alır." - Tarık Dursun K.

"Çarpıcı!.. Muhteşem!.. Çok güldüm, çok da hüzünlendim!.." - Doğan Hızlan

'Kirpi'den bir alıntı:

1. İNTİKAM SOğUK DA YENİR

Size her şeyi, tüm bildiklerimi anlatacağım. Yeter ki ailemi ve beni koruyun.
Ben aslında ressam olmayı düşlerdim hep. Ne yazık ki ülkemiz yetenek mezarlığı gibi bir yer. İnsanın sevdiği ve başarılı olabileceği bir alanda uğraş verebilmesi büyük şans gerektiriyor. Kendimi deneme fırsatım bile olmadı. Akademi'ye giremedim. Puanımın yettiği rasgele bir üniversiteden rasgele bir diploma almayı zar zor becerdim. Öğrencilikti, bir yandan çalışmaktı, evlenip çoluk çocuğa karışmaktı derken bir de baktım ki hayat kavgasında boğulmuşum. Resimle olan ilgim, sadece lise yıllarımda yaptığım karikatürlerde kaldı. Şimdi dönüp geriye baktığımda ne görüyorum?.. Kimi insanlar, anlamlı bir tablo olabilecek hayatımızı bir karikatüre çevirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Bu felaketler zincirinin telefon ödeme kuyruğundaki basit bir sıra çekişmesiyle başlamış olması size gülünç gelebilir. Ama belki de o kadar gülünç değildir. Hem belki gerçekte o zaman değil de, çok daha önceden başlamıştır. Elbette olanlardan üzüntü duyuyorum ama, suç bende değil. Göz göre göre kendimi ezdiremezdim ya!.. Kaldı ki işin buralara varacağı aklıma bile gelmezdi.

Şimdi düşününce incir çekirdeğini doldurmayacak bir neden gibi görünüyor, kabul. Ama, bazen bir sürü aklı başında insanın yönettiği koskoca iki ülkenin arası bile daha basit nedenlerle açılıyor. İlişkiler önce soğuyor, sonra gerginleşiyor. Söz düellosuyla kimsenin ölmeyeceği belli olunca elçileri geri çekmeler, küçük bir sınır ihlali, gez göz arpacık, tüfeği şeytan doldurdu falan derken biri bir uçak filosu havalandırıp öbürünün füze rampalarını havaya uçuruyor. Öbürü de berikinin askeri tesislerine nişan alıyor ama tetiği çekerken hapşırınca yerleşim bölgelerini vuruyor. Kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri işin içine giriyor. Yıllarca sürecek bir savaş batağına saplandıklarını fark ettiklerinde iş işten geçmiş oluyor. Tarafsız ülkeler bir yandan barış çağrıları yaparken bir yandan onlara yeni ve daha gelişmiş silahlar satıyorlar. Savaşan askerler azaldıkça iki tarafın çocukları da çabuk büyümek zorunda kalıyor. Her iki taraf da haklı olduğu için napalmden zehirli gazlara kadar her silahı kullanmakta sakınca görmüyor. Bulsalar nötron bombası bile atacaklar ama, neyse ki sonunda ikisi de kendinde öbürüne daha fazla zarar verecek mecal bulamıyor. Zaten artık zarar görebilecek bir şey de kalmamış pek. Şehirler dümdüz edilmiş, fabrikalar yıkılmış, taş üstünde taş kalmamış... Sağ kalan talihsizler şaşkın şavalak etrafa bakınıyor. Bu korkunç yıkımın nasıl başladığını hatırlayan bile yok.

Bizimki böyle bir savaşın yanında nedir ki?.. Çok şükür ülkemiz dimdik ayakta, binlerce insan da ölmedi. Ben sadece ne yapmam gerekiyorsa onu yaptım. Genellikle ne yaptığını iyi bilen, mantıklı ve tutarlı bir insan olduğumu söyleyebilirim. Tek kusurum var, ona da kusur denmez ya, haksızlığa gelemiyorum. Bana yapılan bir kötülüğü asla yapanın yanına bırakmam. Karşılığını vermek için bazen uzun süre beklemem gerekse bile!..

Bazı şeyleri kafama taktığım doğru. Gururuma düşkünüm. Biri kırıcı bir laf etse, hatta ters bir bakış atsa, bunu günlerce kafamda evirip çeviririm. Uykularım kaçar. Bir yandan ona hak ettiği karşılığı vermek için çırpınırken, bir yandan da soruların pençesinde kıvranırım: Acaba bununla ne demek istedi?.. Bir açığımı mı gördü?.. Bana ne garezi var?.. Arkamdan kuyumu mu kazıyor?.. Patronumsa, beni kovmayı mı düşünüyor?.. İş arkadaşımsa, beni harcamak mı istiyor?.. Tanımadığım biriyse, aslında bir yerlerden tanışıyoruz da ben mi anımsamıyorum?.. Kimi zaman kuruntudur bunlar. Ama çoğunlukla da haklı çıkarım. Çünkü sezgilerim güçlüdür. Düşmanca titreşimleri kolay algılarım.

Lisedeyken bana Kirpi Reşat derlerdi. Sırf saçlarımın kirpi dikenleri gibi dört bir yana dikilmesi yüzünden değil. Benden çok daha büyük çocuklar bile bana bulaşmaya çekinirlerdi. Bir şey yaparlarsa, er geç bir yol bulup acısını çıkartacağımı bilirlerdi.

Çocukluğumda bizimkine bitişik eski bir ahşap ev vardı. Sonradan yıkıldı, yerine on iki katlı bir bina yapıldı. Ahşap evin sahibi olan yaşlı kadın buna karşıydı. Oğlu bir yapsatçıyla ondan habersiz anlaşmış. Doktorlara rüşvet yedirip, bunadığı bahanesiyle zavallının vesayetini üstlendi, sonra da bildiği gibi at oynattı. Arsa karşılığı aldığı katların satışından eline geçen parayla başka işlere girişip büyük vurgunlar vurdu. Kadıncağız son günlerini bir huzurevinde oğluna lanetler yağdırıp belalar okuyarak geçirdi. Ama böyle şeyleri Tanrı'ya havale etmenin yararı yok. İnsan kendi işini kendi görmeli. Çünkü düzenbaz oğul yanılmıyorsam şu sıralarda Amerika'da emlakçılık yapıyor. Birkaç yıl önce gazetelerde resimleri çıkmıştı. Kendisinden otuz yaş genç bir dansçı kızla evlenmiş. Pek öyle belasını bulmuş gibi görünmüyordu.

Asıl anlatmak istediğim başka. Küçükken o ahşap evin önünde oynardım. Yaşlı kadın, gözü gibi baktığı bir camgüzeli saksısını yazın her sabah pencere önüne çıkartırdı. Her sabah bir örümcek, aynı örümcek, pencerenin pervazıyla camgüzelinin dalları arasında ağını örmeye başlardı. O örerdi, ben seyrederdim. Özenli, aralıksız bir çalışmayla gün biterken bitirirdi ağı. Akşam ezanında yaşlı kadın saksıyı içeri alır, örümcek de ertesi sabah her şeye yeniden başlamak zorunda kalırdı.

İşte ben hayranlıkla izlediğim o örümcek kadar sabırlı ve inatçıyım. Aramızdaki tek fark birimizin küçük sineklerle, birimizinse intikamla beslenmemiz.

Uğradığım haksızlığı asla unutmam. Ağımı örüp haftalarca, aylarca, gerekirse yıllarca beklerim. Derken bir gün telcikler ansızın titreşmeye başlar. Mahmur bekleyişimden uyanıp hızla üstüne çullandığımda avım neye uğradığını şaşırır. Kimisi suçunu anımsayamaz bile. Aramızda geçmiş olan olay, bazen başkalarına küçük ve önemsiz görünebilir. Ama kötülüğün küçüğü büyüğü olmaz. Kasıtlı yapıldıysa, hesabı sorulmalıdır. Herkes benim gibi yapsa, dünya çok daha adil ve huzurlu bir yer olurdu.

Kim demiş intikam sırf sıcak olarak yenilirse güzel bir yemektir diye?.. Onu tuzlamayı, tütsülemeyi, dondurmayı, salamura etmeyi hiç denediniz mi?.. Her biri değişik tatlarda ve her biri de yeterince doyurucu oluyor. Üstelik uzun bekleyişlerin insanın iştahını daha da açtığını düşünürseniz!..

Ortaokuldayken, gecekonduda oturan Bahtiyar adında bir arkadaşımız vardı. Yoksulluğu, konuşma biçimi, çoğunluğunkine pek uymayan davranışları yüzünden hemen herkes tarafından horlanır, küçük görülür, hırpalanırdı. Onun ezildiğini gördükçe, onu ezenlere değil, Bahtiyar'a kızardım. İnsan nasıl bu kadar onursuz olabilirdi?.. Kediyi bile köşeye sıkıştırsanız ısırır, tırmalar, tıslar, bir şeyler yapar. Üstelik Bahtiyar kedi değildi. Çoğumuzdan daha iri ve gelişkindi.

Bahtiyar'ı canından en çok bezdirenlerden biri Timur'du. Bir hemşirenin oğlu olan bu arkadaşımız kendini sırf Bahtiyar'dan değil, hepimizden daha üstün ve daha akıllı görürdü. Günün birinde çok ünlü ve zengin bir doktor olacağını söylerdi.

Timur'la yıllar sonra yine karşılaştık. Doktor olamamıştı. Daha çok hasta gibi görünüyordu. Liseyi zar zor bitirmiş, uyduruk işlerde yıllarca sürünmüştü. Bahtiyar elinden tutmasa daha yıllarca da sürünecekti herhalde. Neyse ki Bahtiyar, babasından kalan deniz manzaralı gecekonduyu satıp eline geçen parayla büyücek bir dokuma atölyesi kurmuştu. Ortaokul arkadaşını yanına aldı. Bugün Bahtiyar, tekstil piyasasında büyük bir isim. Timur da onun müdürlerinden biri.

Bahtiyar kendisine yapılan kötülükleri unutabilir. Ben asla unutmam. Unutmamak için elimden geleni yaparım. Yaralarımın zamanla kabuk bağlayıp iyileşmesine izin vermem, onları sürekli kaşırım. Beni mutsuz eden her olayı kafamın içinde evirir çevirir, kaçınılmaz hesaplaşma anına kadar birçok kez yeniden yaşayarak canlı tutarım.

Sık sık başvurduğum yöntemlerden biri ise, tarih kadar eskidir. Olup bitenleri yazıya dökerim. Uygarlığın yazı sayesinde gelişmesi boşuna mı?.. Sözler gibi duygular da uçar, yazılar kalır.

Üniversitede okurken dört arkadaş ortaklaşa bir ev tutmuştuk. O sıralarda Hayriye adında bir kızla çıkıyordum. Mete, yani evi paylaştığımız arkadaşlarımdan biri, onu ayartıp elimden aldı. Doğrusu Hayriye beğenilmeye çok önem veren, iltifatlar işitmeye bayılan incecik, sevimli, neşeli bir kızdı falan ama, ona aşık değildim. Birlikte güzel vakit geçiriyorduk, hepsi o kadar. Bir sevgiliyi yitirmemin acısı sözkonusu değildi anlayacağınız. Beni asıl yaralayan aldatılmak, enayi yerine konulmak olmuştu. Arkadaşların birbirini sırtından bıçaklaması doğru değil. Bunu ancak düşmanlar yapabilir. Arkadaşını sırtından bıçaklayan biri de artık onun düşmanı olur ve sırtından bıçaklanmayı hak eder. Uzatmayayım, öğrencilik sırasında kızgınlıklar uzun süremiyor. Günlük yaşantının, sıradan olayların tortusu sivriliklerin üstüne çöküp onları yumuşak bir şal gibi örtüyor. Bir süre sonra ikisi bozuşup ayrıldılar, Mete'yle benim görünürdeki arkadaşlığımızsa sürdü. Birlikte ders çalışır, yemek pişirir, radyo dinler, tavla oynardık. İkimiz de istemediğimiz dallarda okuyorduk. Okul bittikten sonra o büyük bir fabrikada diplomasıyla ilgisi olmayan bir masa işi buldu, bense bu kadarını bile beceremeyip kapı kapı dolaşarak mutfak eşyası pazarlamak zorunda kaldım. Çalışma hayatına atıldıktan sonra da kopmadık birbirimizden. Ara sıra Çiçek Pasajı'ndaki meyhanelerden birinde buluşur, rakı içip ortak anılarımızı tazeleyerek gülüşürdük.

Günün birinde eski günlüklerimi açıp hiç de gülünç olmayan o domuzluğun kayıtlarını okudum. Tüm bedenim yenilenmiş bir öfke dalgasıyla canlandı. Kanım damarlarımda daha sıcak, daha hızlı akmaya başladı. Karın kaslarım sağlıklı bir kin duygusuyla kasıldı. O kalleşe gününü gösterecektim.

Hiç de geç kalmamıştım!.. Tam tersine, hesaplaşma zamanı yeni gelmişti. Düşmanımın savunması düşmüştü. Çünkü artık benden bir kötülük beklemiyordu. Ayrıca aradan geçen yıllarda o alçağı daha iyi tanımış ve zayıf noktalarını iyice öğrenmiştim. İntikam meyvesi olgunlaşmış, dalından koparılmayı bekliyordu. Planımı yaptım ve uygulamaya koyuldum.

Zor durumda olduğumu söyleyerek çalıştığı fabrikada bana da bir iş ayarlamasını sağladım. Personel bölümünde benim amirim konumundaydı. İlk günden başlayarak gerçekten çok çalıştım. Kendiminkinden çok Mete'nin göreviyle ilgilendim. Ona yardım eder görünerek sürekli açığını kolluyordum. Dikkatsizlik sonucu yaptığı yanlışları düzeltirken bir yandan da sinsice her şeyi personel şefine sezdiriyordum.

Eski defterleri karıştırmam size anlamsız görünebilir. Bunların konumuzla doğrudan ilgisi olmadığını biliyorum ama, sabırlı olun. Eğer beni yeterince iyi tanırsanız, bu üzücü olaylar zincirinin meydana gelmesinden pek fazla sorumlu tutulamayacağımı anlarsınız.

Elimden geldiğince kısa keseceğim. Sonuçta arkadaşımın işine son verildi, yerine ben getirildim. Masasını boşaltmasına yardım ederken, aylardır kuyusunu kazmak için çevirdiğim dolapları bir bir anlattım ona. Bir gün öncesine kadar kendisinin olan döner koltuğa çöktü. "İyi ama neden?" diye inledi. Hayriye yüzünden olduğunu söylediğimde şaşkınca kaşlarını çattı. O Hayriye'yi güçlükle de olsa anımsamaya başlarken, ben keyifle bir sigara yaktım. "Sen kız arkadaşımı elimden almıştın, ben de senin işini elinden aldım," dedim. "Şimdi ödeştik sayılır." Ağzını akvaryum balıkları gibi açıp kapadı ama bir şey söyleyemedi. Kişisel eşyalarını koyduğu çamaşır suyu kolisini kolunun altına sıkıştırıp kapıdan çıkarken son bir kez dönüp boş bakışlarla baktı yüzüme.

Çok geçmeden kendim de istifa ettim. Çünkü bu yorucu işte, beğenmediğim tencere tava pazarlamacılığında kazandığımın yarısını bile kazanamıyordum.

Hayriye'yi de arayıp buldum tabii; yaptığını yanına mı bırakacaktım?.. Sabırla tasarladığım değişik şeytanca intikam planlarının hiçbirine hacet kalmadı. O sevimli gülüşlü dal gibi kıza hiç benzemeyen şişman, pasaklı ve huysuz bir kadın bulmuştum karşımda. Beni kocasının bir alacaklısı sanmış olacak, kapıyı suratıma çarpmaya kalktı. Tanıyınca da "Sen misin Reşat?!" diyerek kaba bir şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Kucağındaki bebek ağlıyor, o da onu sallayıp susturmaya çalışıyordu. "Burda ne arıyorsun?.. Kocam her an gelebilir." İçerden merakla bize bakan biri iki, biri beş yaşlarında iki çocuk daha görüyordum. Küçüğün ayağında don yoktu. "Niye oturaktan kalktın Allahın cezası?" diye onu şirretçe payladı Hayriye. Sonra büyüğüne döndü, "Al götür kardeşini içeri, yoksa kemiklerini kırarım!" diye tısladı. Çocuklar ürkek kedi yavruları gibi kaçışınca, sesini alçaltıp ne istediğimi sordu.

Onu yukardan aşağı süzdüm. "Allahım, ne kadar çirkinleşmişsin Hayriye!" dedim acımasızca. "Manda gibi olmuşsun. Verilmiş sadakam varmış. Beni terkettiğin için çok talihliyim. İlişkimiz sürseydi, uzak bir olasılık ama, şimdi kocanın yerinde ben olabilirdim." Zaten vaktinden önce çökmüş olan Hayriye, gözlerimin önünde birkaç yıl daha yaşlandı. Bir hesabı daha kapatmış olmanın gönül rahatlığıyla ıslık çalarak indim merdivenlerden.

(Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001, s. 9-16)



    diğerleri:

·  Korugan
·  Geç Başlayan Yargılama
·  Kiracı
·  Teslim Ol Küçük
·  Truva Katırı
·  Küçük Günahlar Sokağı