sulhi dölek


  ·   Sulhi Dölek (1948 - 2005)
  ·   Sulhi Dölek kim?
  ·   Romanları
  ·   Öykü Kitapları
  ·   Roman, Öykü ve Gülmece Anlayışı
  ·   Değerlendirme ve Söyleşiler
  ·   Çocuk Kitapları
  ·   Kirpi Kabare
  ·   English
  ·   Arşiv
ÖYKÜ KİTAPLARI

AYNALAR

 

 

Sulhi Dölek?in 1994 Yunus Nadi Öykü Ödülü?nü kazanan ve ilk basımı 1994 yılında yapılan öykü kitabı. Şimdi Dünya Kitapları'nda.

 

Aynalar; Leke, Selim Polat?ın Yedi Günü, İki Zaman Arasında Emel, Büyük Gösteri, Zaman Kaçağı Muharrem Bey, İşaret, Gecelerin Kezban?ı, Yapayalnız Etem, Lodos ve Aynalar başlıklarını taşıyan on öykü içerir. Değişik yaş ve toplum kesimlerinden kişileri işleyen öykülerdeki ortak temalardan biri, beklentileriyle katı gerçekler arasında bocalayan çağdaş insanın şaşkınlığıdır.

 

?Aynalar? için ne dediler?

 

?Dölek, öykülerinde romanlarına benzer bir evren çiziyor; bireyin çaresizliğini, sistemle tek başına boğuşmanın olanaksızlığını yansıtıyor. Yoksulların işi başından aşkın iyilik perileri, işsizliğini silah olarak kullanan yoksul, yazarak varolabilen adam, yazarın trajedileri komediye çevirdiği öykü konularından bir ikisi. (?) Öykülerinden kimileri ya bütünüyle, ya da kimi ayrıntılarıyla romanlardan tanıdık. Örneğin İki Zaman Arasında Emel, ?Teslim Ol Küçük?te kimi ayrıntıları değişik biçimde yer alıyor. Her yazarın böyle değişik biçimde yinelemekten hoşlandığı öyküler vardır. J.Steinbeck?in Sabah Kahvaltısı adlı öyküsünün, Gazap Üzümleri?nde yer alışı kimseyi yadırgatmamıştır. Ama belki de Sulhi Dölek okurunu deniyor.? ? Sennur Sezer

 

 ?Yüzünüze hınzırca ayna tutuyor!? - TEMPO

 

Gündelik yaşamın sıradanlığı içinde, bir kuyumcu titizliğiyle yakaladığı ayrıntıları, on farklı öyküde sunuyor bizlere Sulhi Dölek. Gülümseten, üzen, düşündüren, şaşırtan ve kızdıran hikâye kahramanları üzerinden, yaşamı algılayışımızı sorguluyor; alternatiflerin altını çiziyor. Çoğumuzun başından geçen ya da en az tanıklık ettiğimiz olayları taşıyor sayfalarına. Onları mizahla tatlandırıp, sonra da lezzetini samimiyetinden alan derin okumalar koyuyor masaya. (?) Sulhi Dölek Aynalar'da okurdan derine bakmasını istiyor; bireyi anlatırken toplumun da fotoğrafını çekiyor." - Yelda Dönmez

 

Dölek'in hikâyeleri, günümüz insanının her gün ve her yerde yaşandığı için üzerinde durulmayan en temel trajedesine parmak basıyor. (?) Aslında gülünç olan, hikâye kahramanlarının alabildiğine tekdüze olan hayatlarında yarattıkları kırılmalardan da ortaya çıkmıyor; gündelik hayatın yaşanıp giden biçimi gayri insani ve gülünç. Sulhi Dölek, Aynalar'da bir araya getirdiği hikâyelerinde böylesi insani bir hakikate ayna tutuyor, diyebiliriz." - Behçet Çelik

 

"Edebiyatımızda Hüseyin Rahmi Gürpınar'la başlayan, F.Celalettin, Aziz Nesin, Haldun Taner'le bugüne uzanan bir geleneğin en çağdaş sesidir, Dölek." - Feridun Andaç

 

 ?Aynalar?dan bir öykü:

 

LEKE

 

Doğduğumdan beri taşıdığım bu leke yüzümün nerdeyse dörtte birini kaplıyor. Alnımın ortasından başlayıp burnumun sağ yanıyla sağ gözümü, sağ kaşımı ve sağ elmacık kemiğimi içine alarak sağ kulağımın memesine değin uzanıyor. Biçimi bir çınar yaprağını, rengi ve dokusu ise çiğ sığır etini andırıyor. Gözünüzde daha iyi canlandırmak isterseniz, sağ elinize koyu renkli bir deri eldiven takıp aynanın karşısına geçin. Eldivenli elinizin küçük parmağının ucunu kaşlarınızla burnunuzun bitiştiği noktaya koyarak avcunuzu yanağınıza doğru bastırın. İşte, nerdeyse görür gibi oldunuz.

 

Yüzümde bu çirkin leke olmasa nasıl birine benzeyeceğimi çok düşünmüşümdür. Kumral saçlarım gür ve parlak, alnım yüksek, burnum düzgün ve ince, çenem biçimli. Dudaklarım ne çok etsiz ne de fazla dolgun. Derince yerleşmiş ela gözlerim başka koşullarda oldukça etkileyici sayılabilirdi sanırım. Lekenin örttüğü bölge dışında açık olan tenim de sağlıklı bir ışıltı ile parlıyor. Kısacası, lekem olmasaydı, bana yakışıklı bir adam denebilirdi.

 

Ama bu leke, yüzüme bakan kimselerin nesnel değerlendirmeler yapmasına olanak bırakmıyor. Ben herkesin gözünde; suratında tuhaf, itici, irkiltici bir leke olan biriyim, biliyorum.

 

Bu leke tüm yaşamımı etkiledi. Onun yüzünden sayısız fırsat kaçırdım. Onun yüzünden hem özel yaşamımda, hem çalışma yaşamımda bir yığın başarısızlığa uğradım. Çocukluğumda ve gençliğimde çok az arkadaşım oldu. Şimdiyse hiç yok gibi. Geçerli bir mesleğe sahibim ama, bütün donanımıma ve çalışkanlığıma karşın, karşıma çıkan önemli konumları ve daha kazançlı iş fırsatlarını benden daha yetenekli olmayan -ama yüzlerinde benimki gibi bir leke bulunmayan- kişilere kaptırdım hep. Sevdiğim, istediğim kadınlara bu leke yüzünden yaklaşamadım. Biliyorum, biliyorum; yakından tanısalardı beni severler ve yüzümdeki lekeyi bir süre sonra görmezlerdi bile, değil mi?.. İyi ama yüzünde böyle lanetli bir damga taşıyan bir erkeği hangi kadın yakından tanımak ister?  Hangi işveren bu ürkünç maskenin gerisinde pırıl pırıl bir zeka ya da soylu bir ruh bulunması olasılığıyla ilgilenir?.. Kaç kişi benim gibi biriyle arkadaşlık edecek kadar yürekli olabilir?.. Bazen bu leke yüzünden annemin bana olan sevgisinin bile azalmış olduğunu düşünmeden edemiyorum.

 

Sorunumu abarttığımı, sizi kendime acındırmaya çalıştığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Duygularımı nerden bileceksiniz? Bütün iyi niyetiniz ve insancıl ilginizle istediğiniz kadar anlamaya çalışın, boşuna!.. Yüzünüzde benimki gibi bir leke olmadıkça anlayamazsınız.

 

Yeterince güçlü olsaydım bu zorluğun üstesinden gelebilir ve kişiliğimi her koşulda öne çıkarabilirdim, öyle değil mi?.. Sizin için konuşmak  kolay, çünkü  böyle uğursuz bir lekeniz yok. Olmadığı için de, böyle bir lekeye karşın güçlü olmaktan, kişiliği öne çıkarmaktan falan söz etmeniz anlamsız. Çünkü her şeyden önce, benim kişiliğimin bu lekeyle özdeşleştiğine akıl erdirmeniz zor. Açıkçası ben; yüzünde büyük, tuhaf, korkunç ve itici bir leke bulunan bir adam değil; büyük, tuhaf, korkunç ve itici bir lekeyim!

 

İnsanlardan elimden geldiğince kaçarım, çünkü nereye gitsem herkes bana bakar. Kalabalık bir yere girdiğimde, rüzgar gülleri gibi bana döner tüm başlar. Herkes lekeye bakar! Bakarlar ve büyülenirler. Çocuklar korkularından, büyüklerse belki beni utandıracaklarını düşündüklerinden, başka yönlere bakmaya çalışırlar. Ama leke, onların kaçırmak istedikleri bakışlarını, güçlü bir mıknatısa yakalanmış topluiğneler gibi yine üstüne çeker.

 

Sokakta yürümekten, toplu taşım araçlarına binmekten, alışverişe çıkmaktan ölesiye korkarım. Akşamları ve hafta sonlarını genellikle evimde, tek başıma geçiririm. Arada bir dayanamayıp sinemaya gitmeye karar verirsem, salona film başladıktan sonra girer, ara boyunca yerimde oturur, daha salon aydınlanmadan da çıkarım. Banka memurelerine, postane çalışanlarına, kamu görevlilerine hep sol yanağımı çevirerek konuşmaktan bıktım. Bunu yalnızca hoş görünme çabasıyla yapmadığımı belirtmeliyim. Lekeye gözleri takıldığında başka bir şey düşünemez oluyorlar ve yanlış bir işlem yapma olasılıkları artıyor. Zararı da kaçınılmaz olarak yine bana dokunuyor.

 

Kısacası lekem benim alınyazım, felaketim, karabasanım... Daha doğrusu, yakın zamandaki ilginç bir rastlantıya dek öyle sanıyordum. Biri çıkıp, günün birinde bu şeytansı uğursuzluğun bambaşka, düşünülemeyecek bir boyutunu keşfedeceğimi söylese, benimle acımasızca alay ettiğinden ya da beni aptal yerine koyarak avutmaya çalıştığından kuşkulanırdım.

 

Aslına bakarsanız sözünü ettiğim, birazdan ayrıntılarını anlatacağım olaya  ilginç bir rastlantı deyip geçmek, II. Dünya Savaşı?nı yalnızca küçük bir kaza olarak nitelemeye benziyor. Doğaüstü güçlerin tasarladığı kötü bir şakaya kurban gitmiş olabilir miyim acaba?  Yoksa insan aklının alamayacağı -ama belki de yalnız ve yalnız insan aklının yaratabileceği- bir tuzağa mı düşürüldüm?

 

Uzayda iki kuyruklu yıldızın çarpışma olasılığı kaç milyarda birdir?.. İmlendikten sonra biri Akdeniz?e, öbürü Büyük Okyanus?a bırakılan iki istiridye birbirine rastlayabilir mi?..

 

Kalabalık yerlerden korktuğumu söylemiştim. Bir iş yolculuğu için bindiğim otobüs tipi yüzünden yolda kalmasaydı, karların içinde uzun saatler geçirmeseydik, yeniden hareket etmemizden kısa bir süre sonra durduğumuz mola yerinde fırtına dininceye kadar kalacağımız söylenmeseydi, o kadar acıkmamış olsaydım ya da süresi bilinmez yolculuğumuzun sonuna kadar  dayanabileceğimi düşünseydim, o lokantaya kesinlikle girmezdim.

 

O koşullarda bile, otobüs boşaldıktan sonra uzun süre oyalandım. Sonunda açlığım tedirginliğimi yendi. Paltomu omuzlarıma alıp indim. Yeniden hızlanan rüzgarın, yüzümü ve kuşkusuz lekemi de acıtan sert taneli karın altında lokantaya yürüdüm.

 

Camları buğulanmış kapıyı açıp girdikten sonra hemen kapattım. Üstümü çırparken, beklediğim gibi, çatal bıçak sesleri yavaşlayıverdi. Bütün bakışlar üstümdeydi. Aynı otobüste geldiğimiz yolcuların bir bölümü bile benim nasıl biri olduğumu yeni farkediyorlar -çünkü bilet alırken hep sağ cam kenarında bir yer isterim ve yolculuk boyunca çoğu zaman dışarı bakarım- ve irkilmelerini gizleyemiyorlardı.

 

Bir tepsi alıp sıraya girdim. Elimin üstüne bir kepçe çorba dökülmesi olasılığını azaltmak için sağ yanağımı yemek dağıtan kişilerden öte yönde tutarak ilerledim. İstediklerimi aldım, kasadaki  sevimli çirkin kıza parayı ödedim, geçtim.

 

Masaların tümü doluydu. Kalkan birinin yerine hemen bir başkası oturuyordu. Kuytu bir köşede boş bir iskemle bulup oraya yöneldim. Çevremdeki insanlar ilk şaşkınlıklarını atlattıkça yeniden yemeklerine eğiliyorlardı. Yine de daha uzaktakilerin beni daha rahat gözlemlediklerini, yanlarındakleri dürtüp burunlarıyla birbirlerine beni göstererek fısıldaştıklarını seziyordum. Hep sezerim. Bunu ne kadar belli etmeden yapmaya çalışsalar da ben anlarım. Anlamam, görmem bile gerekmez. Bilirim. Her zaman, her yerde böyle olur.

 

Karşımda oturan adam benim varlığıma uzun süre dayanamayıp yemeğini bitirmeden kalktı. Ben de çorbayı içmiş, tas kebabını ve pilavı yemiştim. Artık acele etmemin anlamı yoktu. Tam tersine ağırdan alıyordum, çünkü ayağa kalkmamla birlikte tazelenecek bir ilginin odağı olacağımı biliyordum. Yoğurt kabının dibini kaşığımla sıyırıyordum ki, dışarda bir hareketlenme ve bağırışmalar oldu. Yeni bir otobüs gelmiş, yolcularını boşaltıyordu. Çok geçmeden de lokantaya yeni bir aç yolcu kümesi doluştu.

 

Keşkülü yemeye başladığım sırada, çevremde heyecanlı fısıldaşmalar duyar gibi oldum ama, hoparlörlerden yine cızırtılı sesler yayılmaya başladığı için üstünde durmadım. Devetüyü paltolu bir adam geldi, karşımdaki boş yere oturup oturamayacağını sordu incelikle. Böyle durumlarda genellikle kapıldığım, hani sanki ben karşımdakini görmezsem o da beni göremezmiş gibilerden bir duyguyla, başımı kaldırmadan yanıtladım. Adamcağız oturdu, sessizce yemeye koyuldu.

 

Çevremdeki sesler şimdi tümüyle kesilmişti. Sırf konuşmalar ve çatal bıçak tıngırtıları değil, peçetelerin hışırtısı, ağız şapırtıları ve soluk alıp vermeler bile durmuştu sanki. Buna anlam veremiyordum. Acaba lokantaya ünlü bir sanatçı ya da büyük bir devlet adamı mı gelmişti?.. Bütün bakışların yine bana doğru çevrildiğini seziyordum. Hayır, tam olarak bana değil, bizim masaya doğru. Karşımdaki adamın benim katlanılmaz varlığıma duyduğu tepkiyi alışılmadık bir biçimde dışa vurduğundan kuşkulandım. Başımı kaldırıp ilk kez baktım ona.

 

 Sanırım birbirimizi aynı anda gördük. Göz göze geldiğimiz o anda adamın tam olarak neler duyumsadığını, aklından neler geçirdiğini bilemem. Ama ben, önceden yaşamadığım bir deneyim yaşıyordum. Gerçeklik duygusunu yitirmiş gibiydim. Nerde olduğumu bile çıkaramıyordum. Uyanık mıydım, yoksa uyuyor ve  düş mü görüyordum? Kafamın içindeki o her zaman her şeyi açıklamaya çalışan küçük mekanizma yine devinime geçti. Bir ses ayna karşısında olduğumu söylüyordu. Durum ancak böyle açıklanabilirdi, çünkü kendime bakıyordum. Oysa bir yandan da kalabalık bir lokantada, iki yanında da iskemleler bulunan bir masada oturduğumu ve karşımda oturan adama baktığımı biliyordum.

 

O da bana bakıyordu. Büyülenmiş gibi, aptallaşmış gibi, taşlaşmış gibi bakıyordu. Yüzümdeki lekeyi gören insanların kapıldıkları şaşkınlıktan çok daha derin bir şaşkınlık vardı gözlerinde. Aynı şaşkınlığı o da benim gözlerimde okuyor olmalıydı. İkimiz de bu denli sarsılmakta haksız değildik.

 

Serinkanlılıkla düşünebilmeyi başardığımda, adamın ben olmadığını anladım. Doğrusunu söylemek gerekirse bana pek de benzemiyordu. Pek değil, hiç benzemiyordu. Benden daha kısa boylu, daha şişman, daha esmerdi. Üstelik bıyıklıydı.

 

Biricik benzerliğimiz damgalarımızdı. Onun da, alnının ortasından başlayıp yüzünün -benimkinin tersine- sol yarısının çoğunu kaplayan çiğ sığır eti renginde, çınar yaprağı biçiminde, büyük, tuhaf, korkunç ve itici bir lekesi vardı. Tıpkı, benim lekem bir aynadan yansıyormuş gibi!..

 

Saniyeler sonra yabancı da kendini toplamayı başardı. İkimiz birden, olağan davranmaya çalışarak bakışlarımızı indirdik. Ürküntüm ve şaşkınlığım geçmiş sayılırdı. Sadece içimden gülmek geliyordu.

 

Ne olursa olsun gülmemeliydim. Benzer bir laneti -hayır, aynı laneti- yıllar yılı taşımış ve yaşamış biri olarak karşımdaki zavallı insanın durumunu en iyi ben anlayabilirdim. Tıpkı, beni en iyi onun anlayabileceği gibi! Keşkül çanağına girip saklanmaya çalışırcasına önüme eğilerek,  gülmemem gerektiğini kendi kendime yineledim. Gülersem kendimi hiç bağışlayamazdım.

 

Gülmemek için başka şeyler düşünmeye çalıştım. Ne var ki düşüncelerim, tipide savrulan kar taneleri gibi ordan oraya uçuşuyor ve sonunda kendi istedikleri yere değil, hınzırca esen rüzgarın bile denetleyemediği bir yere konuyorlardı.

 

Herkesin ayık olduğu ağırbaşlı bir toplulukta, kendini bilmeyecek ölçüde sarhoş bir adam düşündüm. Herkes onunla nasıl başedeceğini bilemezken ikinci bir sarhoş çıkageliyor, ortalık birbirine giriyordu.

 

Acıtarak, kanatarak dişledim dudaklarımı. Tanımadığı bir kentte tanımadığı birine yol soran düşsel bir kekeme geldi aklıma bu kez. Yol sormak için çevirdiği kişi ağzını açıyor ve sorulan yere nasıl gidileceğini ilk kekemeden çok daha kötü kekeleyerek anlatmaya çalışıyordu.

 

Yine gülmemeyi başarmış ve kendime güvenimi kazandığımı sanmaya başlamıştım ki, bu kez de kocaman burunlu ve kocaman burnunun üstünde kocaman bir et beni olan bir adam geldi gözümün önüne. Günün birinde, havaalanında uçak beklerken ya da benim şimdi yaptığım gibi bir yol lokantasında yemek yerken, kendisi gibi kocaman benli ve kocaman burunlu bir adam gelip karşısına oturuveriyordu. Sonra, burnu tıpatıp bu ikisininkine benzeyen bir üçüncü kişi daha... Hayır, böyle şeyleri düşünmemeliydim. Düşündükçe kendimi kötü, acımasız biri gibi hissediyordum. Ama elimde değildi, düşünmeden edemiyordum. Düşünüyordum. Üçünün, kendileri gibi olan başka kişileri arayıp bir araya getirmeye, belki de bir dernek çatısı altında toplamaya ve bir yayın organı çıkarmaya karar verişlerini, böylece kocaman benli ve kocaman burunlu insanlar arasında bir dayanışma sağlayıp ortak sorunlarına daha kolay katlanabilmenin yollarını araştırabileceklerini, birbirlerini daha kolay anlayabileceklerini...

 

Ağzımdan pırk diye bir sesin çıkmasını engelleyemedim bu kez. Derin soluklar aldım, dilimi ısırdım, iki elimle birden ağzımı kapatmaya çalıştım ama, tümü boşunaydı. Artık kendimi tutamıyordum. Deli gibi gülmeye başlarken, bir yandan da derin bir suçluluk duygusuyla başımı kaldırıp karşımdaki yüzü lekeli adama baktım.

 

O da çılgınca kahkahalar atıyordu.

 

Gülüşlerimiz bütün lokantaya yayıldı. Sinirlerimizin sonuna kadar kurulan zembereği ansızın boşanıvermişti. Masalarda oturanlar gülüyordu, garsonlar ve aşçılar gülüyordu, kasadaki sevimli çirkin kız gülüyordu. Yüzü lekeli adamla ben, ötekilerin hepsinden daha çok gülüyorduk.

 

(Dünya Kitapları, İkinci Basım: Haziran 2004, s. 7-13)

http://www.dunyakitaplari.com





    diğerleri:

·  Vidalar
·  Habis'in Serüvenleri