sulhi dölek


  ·   Sulhi Dölek (1948 - 2005)
  ·   Sulhi Dölek kim?
  ·   Romanları
  ·   Öykü Kitapları
  ·   Roman, Öykü ve Gülmece Anlayışı
  ·   Değerlendirme ve Söyleşiler
  ·   Çocuk Kitapları
  ·   Kirpi Kabare
  ·   English
  ·   Arşiv
SULHİ DÖLEK KİM?

Aşağıdaki yazı, Mizah Kültür dergisi Güldiken'in yaz 2001 sayısında, "Kendileri" dizisi kapsamında çıkmıştır.


Kendileri:
Sulhi Dölek

Ergenlik yıllarımda, bankalar cep ajandaları verirdi. Ben de o küçük defterlere kısa, kendimce günlükler tutardım. Birkaç yıl önce bunlardan üçünü buldum. Okudukça, iyi anımsadığımı sandığım ve benim için önem taşıyan kimi olayların belleğimde epey farklı biçimde yer ettiğini anlayıp şaşırdım. İnsan unutuyor. Zamanın tortusu, yaşamımızın yükseltilerini ve çukurlarını kalın bir örtü gibi kaplıyor. Geride, ayrıntıları büyük ölçüde silinmiş, giderek biçim değiştirmiş bir izlenimler topografyası kalıyor. Güzelduyu açısından hoş ama, gerçeklik açısından güvenilir değil. Belgeler bu yüzden önemli.

Turgut Çeviker Güldiken için kendimi yazmamı istediğinde, bugüne dek özgeçmişimi hatırda -ve kayıtlarda- tutmak için bilinçli, örgün bir çaba harcamadığım geçti aklımdan. İlk romanım "Korugan"ı yazarken çocukluk anılarımdan da yararlanmıştım ama, o zaman henüz yirmi altı yaşındaydım. Şimdi araya yirmi altı yıl daha girdi. Eski defterleri karıştırmaya başlayınca, çocukluğum ve ilk gençliğimle ilgili karıştırılacak pek fazla defter olmadığını üzülerek gördüm.

Elim kalem tutmaya başladığından bu yana geçen süre daha kolay. Çünkü gazete ve dergilere yazdığım yazılar var, ilk kitabımdan bu yana hakkımda yazılanlar var, benimle yapılan söyleşiler var. Ama öncesi için yazılı bir şeyler bulmak zor. Fotoğraflarımın bile önemli bir bölümü kayıp. Çocukluğumda ve gençliğimde sekiz, evlenip kendi yuvamı kurduğumdan bu yana da altı taşınma yaşadım. ("Kiracı" romanını durup dururken yazmadım.) Tanıyamadığım büyükbabalarımdan biri Arnavutluk'tan, öbürü Kayseri'den gelmiş olsa bile, babam da, annem de doğma büyüme İstanbullu. Yurtdışında geçirdiğim toplam beş yılı ve denizde görev yaptığım iki yılı saymazsak ben de tüm yaşamımı İstanbul'da sürdürdüm, sürdürüyorum. Çoktandır kiracı da değilim. Yine de kendimi hâlâ göçebe gibi hissediyorum. Her şeyi koruyup saklayabilecek bir "baba evi" olanlar ne kadar talihli! Dev bir ahtapota benzeyen bu şehirde kaç kişi eski evlerde oturuyor acaba? Her şey durmadan yıkılıp yerine yenisi yapılırken, toplumsal öykümüz gibi kişisel öykülerimiz de beton yığınlarının altında kalıyor.

"Korugan"ın çocuk kahramanı Vedat ısrarla "Ben sandalda doğdum," deyip annesini şaşırtır. Açıklama dayıdan gelir: "Belki bunun öncesinden hiçbir şey anımsayamadığı için, sandalda doğduğunu sanıyor."

Öykümün başlangıç tarihi 20 Eylül 1948. Benim de, büyük olasılıkla Haliç'in iki kıyısı arasında, bir sandal yolculuğuyla ilgili anı kırıntılarım var ama, bunun yaşamımın anımsayabildiğim en eski görüntüsü olup olmadığını bilmiyorum. Fatih Çarşamba'da, doğduğum evi değilse de, yine o çevrede ikinci evimiz olan zemin katını gözümde canlandırabiliyorum. Üç yaşında bir Sulhi, demir parmaklıklı balkonumsu pencerede bir minderin üstünde otururken, yoldan geçen kendinden epeyce daha büyük bir çocuğun ısrarlarına dayanamayıp, çetin bir pazarlıktan sonra elindeki su tabancasını satıyor. Annesinden elindeki kağıtların para değil, kullanılmış otobüs biletleri olduğunu öğrenince de, yaşamının ilk büyük düşkırıklığını yaşıyor. (Büyüyünce tüm enayiliklerimden kurtulduğum sanılmasın. Hâlâ arada bir dolandırıldığım oluyor.)

Oturma odamızın kapısında bir delik vardı. Dayılarımdan biri bize geldiğinde, bunun kurşun deliği olduğunu söylemişti. Açık kahverengi vernikle boyanmış kapıdaki deliğe bakarak, evde bizden önce oturanlar hakkında heyecanlı hayaller kurdum. Büyük olasılıkla soyguncuydular. Aralarında kavga çıkmış, biri öldürülmüştü. Sonra cesedi mutfak kapısından arka bahçeye taşıyıp gömmüşlerdi. Paraların ya da mücevherlerin bir bölümünün oralarda bir yerde olma olasılığı da vardı. Babam deliğin sadece budak deliği olduğunu söylüyordu. Kim bilir, belki de gerçekten öyleydi.

Geceleri mutlu düşler görürdüm. Yattığım odanın tavanı sanki bir sinema perdesiydi ve düşlerim oraya yansıyordu. Daha küçükken, yukarda, tavanda bir başka dünya olduğunu, uyuduğumuzda oraya yükseldiğimizi, sabah olunca da yine yeryüzüne indiğimizi düşünürdüm.

Saydam gövdeli kırmızı bir tükenmezle resimler karaladığımı anımsıyorum. Sanırım tükenmez kalem o yıllarda yeni çıkmıştı. Radyomuzu da anımsıyorum. Büyük olasılıkla ben kurcalamayayım diye, yüksekçe bir yerde dururdu. Açıldığında hemen ses vermez, bir süre ısınması gerekirdi. İri bir gözü andıran yeşil lambasına bakarak, içindeki küçük insanların bizi görüp görmediklerini merak ederdim.

Dört katlı binanın sahibi olan büyük teyzem üst katlardan birinde oturuyordu. Ona kira ödüyorduk. Bu evin erik ve incir ağaçlı, bakımsız bir arka bahçesi vardı. Kışları kömürlük olarak kullanılan barakada, yazları kızlı erkekli oyunlar oynardık. Anneannemin iki katlı kâgir evi aynı sokağın biraz daha aşağılarındaydı. Bahçesinde bir kuyu vardı. Dayımların köpeği Berduş bu kuyuya düşmüştü. Belime bir ip bağlayıp beni kuyuya sarkıttılar, Berduş'u aldıktan sonra da yukarı çektiler. Daha doğrusu ertesi kış okulda herkes tatilde başından geçen bir olayı anlatırken, ben de bu öyküyle bütün sınıfı etkilemeyi başardım. Berduş'un kuyuya düştüğü doğruydu ama, olaydaki rolümü epeyce abartmıştım. Aslında, kenarlara tutunarak kuyuya inen kahraman Ahmet dayım kurtarmıştı Berduş'u.

Sokağın alt ucundaki Bizans döneminden kalma dehlizler de iyi bir oyun alanıydı. Sanırım geceleri içinde evsizler yatıp kalkıyordu. Gördüğümüz eski bir ceket, bir pabuç tekiyle ilgili korkunç hikayeler uydururduk. Çevrede büyüyen dikenlerin kabuklarını soyup içlerini yerdik. Bir gün, bizden büyük çocukların bu dehlizlerden birinde bir kediyi kıstırıp taşlayarak öldürdüklerine tanık oldum. Bu korkunç olay yıllarca çıkmadı aklımdan. Romanlarımdan birinde de yazdım.

Çocukluğumun Fatih'inde annelerin çoğu başörtülüydü ama, cüppeli sarıklı adamlara, karafatmalar gibi gezinen çarşaflı kadınlara rastlanmazdı pek. Yazlık kışlık sinemalar vardı. Malta'da meyve ve balık satıcılarının tezgâhları akşamları ışıl ışıl olurdu. Salata satıcıları kıvırcık salataları, yeşil soğan ve turp demetlerini; içlerinden geçirdikleri ince bir sazla birbirine bağlar, babalar da bunu parmaklarına takıp evlerine giderlerdi. "Poşet" yoktu o zamanlar, fileler vardı, çoğu kez gazetelerden yapılan kesekâğıtları vardı. Hatta bir ara evde yaptığım, diplerini ve kenarlarını sulandırılmış unla yapıştırdığım kesekâğıtlarını bakkallara satmaya çalışırdım, şimdi anımsadım.

Fatih camisinin yakınında bir bisikletçi, çocuklara tahta arabalar kiralardı. Cami avlusunun yağmur mazgallarının üstünde hızla pedal çevirirken, tekerleklerden çıkan tıkırtılara bayılırdım.

Oyundan başka bir şey düşünmediğim o yıllarda, benden iki yaş küçük olan kardeşim Fevzi menenjite yakalandı. Böylece, annem ve babam için yaşamın güçlüklerine bir yenisi eklendi.

İkinci sınıfa geçtiğim yaz, sanırım büyük teyzeme kirayı düzenli ödeyemediğimiz için, Rami'de bir eve taşındık. Babam yağlıboya ustasıydı. Boya işlerinin kesatlaştığı kış mevsimi dışında kazancı iyiydi. Ama bir yandan ailemizin genişlemesi, bir yandan da Fevzi'nin ilaç ve hastane masrafları yüzünden zar zor geçiniyorduk. Annem, gelirimize katkıda bulunmak için komşulara ve tanıdık kadınlara giysiler dikiyordu. Bizim önlüklerimiz, gömleklerimiz, kimi zaman pantolonlarımız da onun elinden çıkmaydı. Eski ayakkabılarıma bakıp, "Keşke annem ayakkabı da dikebilseydi!" diye düşündüğüm olmuştur.

Ben de kimi yaz tatillerinde çıraklık yapıyordum. Kısa sürelerle de olsa, bir marangoz atölyesinde, cetvel ve mandal yapan bir başka atölyede, bir dökümcüde ve en ilginci, bir saraçhanede çalıştım. Bugün kentlerde yaşayan gençlerin bu sözcüğü duymuş olduklarını bile sanmıyorum. Saraçlar, at ve eşek gibi hayvanlar için koşum takımları üretirler. Dizginler, iki yanı siperlikli at başlıkları, eyerler, semerler yapıyorduk. Ham deri ve köselenin kokusu hâlâ burnumda. Çok eski zamanlardan değil, kırk yıl öncesinden, 1950'li yılların sonlarından söz ediyorum. İstanbul'dan söz ediyorum. Çıraklığını yaptığım saracın hemen bitişiğinde de hayvan yemi satan bir dükkan vardı. Atlar ve eşekler kent yaşantısının bir parçasıydı henüz. Karneye bağlanmış olan taşkömürü evimize at arabalarıyla gelirdi. İçme suyunu eşekli sakalardan, sütü ve zeytinyağını atlı satıcılardan alırdık.

Her şeye karşın oyun oynamaya da zaman bulurdum. Evin en büyük çocuğu bendim. Sokağa çıkarken kardeşlerimden bir ya da ikisinin yanıma katılmasına içerlerdim. Menenjit, Fevzi'de bedensel bozuklukların yanı sıra zihinsel geriliğe de yol açmıştı. Başka çocuklar onunla alay ediyorlardı, bu da ağırıma gidiyordu. Bu yüzden yakın arkadaşlarımla bile yumruklaştığım oldu.

Radyo yine önemli bir yer tutuyordu günlük yaşamımızda. Bilgi yarışmalarını, perşembe geceleri radyo tiyatrosunu dinlerdik. Program aralarında Perez Prado orkestrasından Latin ezgileri çalınırdı. Radyo Gazetesi'ni okuyan ciddi erkek sesi hâlâ kulaklarımda. Sonraları o tatsız ve sıkıcı Vatan Cephesi listeleri okunmaya başladı. Klasik müziği de radyo sayesinde tanıyıp sevdim.

Annem ilkokul mezunuydu ama, okumayı severdi. Bana okuma yazmayı o öğretti. İlkokula, yaşıtlarımdan bir yıl önce başladım. Dayılarımın, özellikle benden sadece dokuz yaş büyük olan ve ağabeyim gibi, hatta arkadaşlarımdan biri gibi gördüğüm en küçükleri Hikmet dayımın da çok kitabı vardı. Böylece, okumayı söktüğüm günden başlayarak, Pekos Bill'lerden Akbaba'lara, Hüseyin Rahmi'nin romanlarından Çağlayan Yayınevi'nin bilimkurgularına, Mike Hammer'lardan Zoşçenko'nun öykülerine uzanan geniş bir yelpazeyle tanışma olanağı buldum.

Yazar olacağımı daha çocukken biliyordum. Babam, badana boya işlerini yaptığı bir muhase bürosundan eski yıllara ait birkaç "defteri kebir" alıp, ders çalışırken karalama defteri olarak kullanmam için getirmişti. Rakamlarla "kirletilmiş" formaları söküp atınca, bana yüzlerce boş sayfa kalıyordu. Bu sayfalara başı sonu belli olmayan öyküler yazdım, konusunu bile anımsayamadığım resimli romanlar çizdim. Sözünü ettiğim defterler, çocukluğumun kışlarından birinde, soba tutuşturmak için kullanıldı.

Mehmet Seyda'nın -anımsayanı çok olsun- 1980 yılında Türk Dil Kurumu Yayınları için hazırladığı "Çocukluk Yılları" adlı derleme için verdiğim yazıda şöyle bir bölüm var:
"Yoksul sayılırdık. Yaşam koşulları güçleştikçe, açıkçası kentin merkez kesimlerinde kiralar yükseldikçe, uzaklara doğru taşınır dururduk. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçtiğim yaz da taşındık. İkinci sınıfı yeni bir okulda okumaya başladım. Bir gün hep birlikte anneannemi görmeye gittik. Hafta içinde bir gündü. Okuldan kalacaktım o gün, ama bunu kimse pek önemli görmemiş olmalı. Anneannemin evi eski okuluma yakındı. Herkes konuşmaya dalmışken kaçıp bu okula gittim. İki ders arasında eski sınıf arkadaşlarımı buldum, zil çalınca da onlarla birlikte sınıfa girdim.

'Öğretmenim,' dedi çocuklar. 'Sulhi gelmiş.'

Okumayı ilk öğrenenlerden biri bendim sınıfta. Öğretmenim beni çok severdi. Kollarını açmasını, beni bağrına basmasını,ne çok özlediğini söylemesini bekleyerek yüzüne baktım. Ama bunların hiçbiri olmadı. Kaşlarını hafifçe çattı kadın, 'İyi,' dedi ve dersi sürdürdü. Beni sınıftan dışarı atsaydı daha az gücenirdim."

Sanırım duyarlı, duygusal bir çocuktum. Sanırım çoğu çocuk öyledir. Bu tür anılar bana yetişkinlerin, kimi zaman öğretmenlerin bile, çocukların iç dünyalarına duyarsız kaldıklarını düşündürür. Çocuklara karşı daha içten, daha anlayışlı olmaya çalışırım.

Rami İlkokulu'nda yeni arkadaşlar edindim kuşkusuz. Füsun'a âşık oldum. Füsun sırf benim değil, bütün sınıfın ve öğretmenimizin gözdesiydi. Sesi kulağıma şarkı gibi gelirdi. Çok güzeldi. Uzun, kıvırcık, sarı saçları vardı. Ailesi sanırım hepimizinkinden daha zengindi. Kısacası olanaksız bir aşktı benimki. Dört yıl ilkokulda, üç yıl ortaokulda aynı sınıflarda okuduk ama, birbirimize söylediğimiz sözcüklerin toplamı bir sayfayı doldurmaz. Derslerde bakışlarımı ondan alamazdım. Bahçeye çıktığımızda kedi yavrusu gibi uzaktan onu izlerdim. Onunla konuşurken soluğum kesilir, dilim tutulur, beynim dururdu. O yakınımdayken bambaşka biri oluyordum. Davranışlarım değişiyor, tutuklaşıyordum. Kendimi beğendirme çabalarım beni sık sık gülünç durumlara düşürüyordu. Hiç açılamamış olsam da duygularımın hınzırca farkındaydı. Bana işkence etmekten, pek de gizlemeye çalışmadığı bir tat alıyordu. Tuhaf gelecek ama, gözleri yeşil miydi, mavi miydi unuttum.

Anneannem ölünce Fatih'teki ev satıldı. Annemin payına düşen parayla Kartaltepe'de bir arsa aldık. Babam, birçok işi kendisi üstlenerek, bu arsaya bir ev yaptırdı. Sonunda "başımızı sokacak bir ev"imiz olmuştu ama, birçok eksiği biz taşındıktan sonra tamamlanabildi. Ordaki ilk kışımızı, yaşamımın en soğuk kışlarından biri olarak anımsıyorum. Her gün çamurlu yollardan yürüyerek yine Rami Ortaokulu'na gidiyordum. Artık bu ev de yok. Yerinde, dört dairesi kardeşlerime ait olan bir bina var.

Yaz tatillerinde ara sıra babamın boya işlerine yardıma giderdim. Bazen Florya'da bir köşkte, bazen Teşvikiye'de bir apartman dairesinde, bazen Beyoğlu'nda bir yazıhanede çalışırdık. Bir yandan İstanbul'u tanıyor, bir yandan da bizimkinden farklı, zengin yaşamlara tanık oluyordum. Eşitsizlikler o günlerde kafamı kurcalamaya başladı. Güzel evlere, eşyalara, yiyeceklere, giyeceklere özenirdim. O insanların neden bizden farklı olduklarını pek anlayamazdım. Çalışan kazanıyorsa, tanıdığım bütün insanlardan daha çok çalışan babam niye yerinde sayıyordu?

Okuma sevgim ve yazma isteğim, başa baş koşan iki yarış atı gibiydi. Rami'de oturduğumuz sıralarda, fırsat buldukça Eyüp'e iner, iskelenin yanındaki fildişinden oyulmuş minyatür bir sarayı andıran kütüphaneye giderdim. Koyu kahverengi ya da lacivert ciltli çocuk kitaplarını içer gibi okurdum. Sanırım o kütüphane yok artık. Belki tam olarak benim anımsadığım gibi de değildi. Ama kitapların o büyüleyici kokusu hâlâ burnumda. Pinokyo, Çalınan Taç, Kayıp Para, Lassie... Doğan Kardeş Yayınlarından çıkan eğlenceli ve sürükleyici romanlara bayılırdım. Tommiks, Teksas da okurdum kuşkusuz. Ortaokuldayken arkadaşlarla Eyüp'teki sinemalara da giderdik. Havasız, sigara dumanlı, kalabalık salonlarda kimi günler üç dört filmi peş peşe izlediğimiz olurdu. Sinemaların önlerinde resimli roman değiş dokuşu yapılırdı. Cebimizde para kaldıysa, tadı hâlâ damağımda olan kıymalı pidelerden yer, ayran içerdik.

27 Mayıs'ta ordu yönetime el koyduğu sırada Topçular'da oturuyorduk. Komşularımızdan çocuksuz bir genç kadın (Korugan'daki "mavi sabahlıklı kadın") istediğim zaman gidip kitaplarını okumama, bazen de evde okumak için ödünç almama izin veriyordu. Ama ben oturup onun yanında okumayı daha çok seviyordum. Saçlarımı okşadığında heyecanla ürperirdim. Evin dinginliği, saatin tiktakları, sobanın üstünde usul usul kaynayan tencereden çıkan tıkırtılar, kimi zaman radyodan gelen keman sesi ne güzeldi!.. Bazen bir kitabı birlikte okurduk. Öyle zamanlarda dikkatim dağılırdı, okuduğumdan pek bir şey anlayamazdım. Sıcaklığını duyumsardım, parfümünün uçucu kokusuyla yürek atışlarım hızlanırdı, gözümü kitabı tutan güzel elinden, sayfaları çeviren narin parmaklarından ayıramazdım. Sanıyorum o yıllarda alçakgönüllü de olsa bir kitaplığı bulunan evler, bulunmayanlardan daha çoktu. Şimdi durum tersine döndü. Ne hazin!

Ortaokulda Mehmet Ölmez adında bir arkadaşım vardı. Her hafta harçlıklarımızla Varlık yayınlarının bir liralık cep kitaplarından birer tane alırdık. Bunları okuduktan sonra aramızda değiştirirdik. Yani hemen hemen her hafta ikişer kitap okuyorduk. Panait İstrati, Anton Çehov, John Steinbeck, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal'le o yıllarda tanıştım. Orhan Kemal'in "Murtaza"sını, Yaşar Kemal'in "Teneke"sini, daha önemli sayılan öteki yapıtlarından daha çok severim nedense.

Deniz Lisesi giriş sınavını kazanmam, yaşamımın dönüm noktalarından biri oldu. Okul müdürümüz, o okula torpillilerin alındığını ve boşuna umutlanmamamı söyleyerek beni vazgeçirmeye çalıştı. Biraz inadım, biraz da Matematik öğretmenim Melahat Barka'nın yüreklendirmesi sayesinde onu dinlemedim. Babamın omuzlarından hiç değilse bir çocuğun parasal yükü kalkmış oldu. Sıradan bir liseyi bitirseydim, belki de hemen çalışmaya başlamak zorunda kalacak ve üniversite öğrenimi göremeyecektim. İşin ilginç yanı, 1962-63 öğrenim yılında Deniz Lisesi'ne girmeyi başaran 110 öğrenci arasında, benimle birlikte Rami Ortaokulu'ndan iki arkadaşım daha vardı. Bunu anımsarken, Cevdet Beyin o karamsar ve engelleyici tutumuna bir kez daha kırgınlık duyuyorum.

Öyküye benzer ilk öykülerimi Deniz Lisesi'nin son sınıfındayken yazdım. Birkaç arkadaşım -özellikle aynı sırayı paylaştığımız Muhlis ve artık hayatta olmayan Başar- dalga geçmeden, hatta benden fazla ciddiye alarak okurlardı bunları. Düşündüklerini açık açık söylerlerdi. Okul dergisini yöneten edebiyat öğretmenimiz Lütfi Civelek'in de desteğini gördüm. Sonradan, Deniz Harp Okulu'nun ilk yıllarında, klasik romanları da gerçek anlamda Lütfi Bey sayesinde tanıdık ve daha bilinçli okumayı öğrendik.

On sekiz yaşıma geldiğimde, öykülerimi dergi ve gazetelere gönderecek kadar yüreklenmiştim.

Milliyet gazetesinin hafta sonu ekinde bir hikâye köşesi vardı. Oraya gönderdiğim "Yaşamak ve Ötesi" adını taşıyan ilk öyküm, 13 Nisan1966 tarihli bir mektupla birlikte geri gelmiş. Anımsayanı çok olsun, Adnan Tahir, yeşil mürekkeple öykümün kimi satırlarının altını çizmiş, aynı yeşil mürekkeple imzaladığı mektupta öykümü karamsar ve biraz korkunç bulduğunu belirtmiş, üşenmeden önerilerini dile getirdikten sonra, bir dolu yüreklendirici söz yazmış. Öykünün kendisi şimdi ortalarda yok ama, mektup önümde duruyor.

Çok geçmeden Milliyet'in ekinde arada bir benim öykülerim de çıkmaya başladı. İkinci öykümün yayımlanmasından sonra, Adnan Tahir'i görmeye gittim. Sanırım sırf öykü köşesinin değil, hafta sonu ekinin de yöneticisiydi. Kendimi tanıttım. O kadar genç olmama şaştı. Hemen ikinci tümcede, telif ücretlerimi almak için geldiğimi söyledim. Anlayışla gülümsedi. "Para hazır," dedi. Yer gösterdi, çay söyledi, yeteneğimi övdü. Elimde muhasebe fişiyle odasından çıkarken, hem duyduklarımın mutluluğu, hem de paragöz görünmüş olmanın utancı içindeydim.

Adnan Tahir'i sonradan bir ya da iki kez daha gördüm. Ama ünlü bir gazeteci yazarın on sekiz yaşında bir edebiyat heveslisine gösterdiği sıcak ilgiyi hiç unutmadım.

Varlık dergisine de birkaç öykümü gönderdim ama, dergide çıkmaları şöyle dursun, Yaşar Nabi Nayır'dan yanıt bile alamadım. Artık umudumu yitirmeye başlamıştım ki, bu öykülerden "Unutulan" başlıklı olanı, 1969 Varlık Yıllığı'nda yayımlandı. Şaşırdım, sevindim.

Akbaba dergisinin açtığı ilk Yusuf Ziya Ortaç Armağanı Yarışmasına "Dünya Dönmüyor Artık" adlı, siyasi taşlamalar içeren tek perdelik bir oyunla katılmıştım. (Bu satırları yazarken, yine dosyalarımı karıştırdım ve 5 Mart 1969 tarihli bir telgraf buldum: "Yedi mart cuma günü Akbaba mecmuası idarehanesinde bulununuz.") Kazandığımı birkaç gün önceden öğrenmeme karşın, sonuçların açıklandığı sayıyı, soluğum duracakmış gibi aldım, ellerim titreyerek sayfaları açtım. Oyunumu yayımlamaya başlamışlar ve fotoğrafımı bu sayfaların ortasına koymuşlardı. Sivil giysili bu fotoğrafın altında "Yarışmamızın birincisi Teğmen Sulhi Dölek" yazıyordu. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sevincim korkuya dönüştü. Zavallı teğmenin başına kim bilir neler gelecekti!..

Hiçbir şey gelmedi başıma. Beni kutlayanlar arasında "üstlerim ve amirlerim" de vardı. Aslına bakarsanız, Deniz Kuvvetleri'nde görev yaptığım yıllar boyunca gazete ve dergi yazılarında olsun, kitaplarımda olsun, hiç takma isim kullanmadım. İç Hizmet Yönetmeliği'nde subayların yazı yazmalarıyla ilgili bir yığın kısıtlama vardı ama, kimse bunları uygulamaya kalkmadı. Sadece, 1983 yılı nisanında, "Vidalar"la Sabahattin Ali Öykü Ödülü'nü ve "Kiracı"yla Madaralı Roman Ödülü'nü peş peşe kazanınca sorgulandım. Askerlikten ayrılmayı bile göze almıştım ama, yine ceza almadım. Çok az kişinin bildiği bir başka ilginç durumu açıklamamın yeri geldi sanırım: Ben Deniz Kuvvetleri'nin pırıl pırıl bir subayıyken, sonradan sinemaya da uyarlanan "Kiracı" romanım Kara Kuvvetleri'nin yasaklanmış kitaplar listesindeydi.

Kaldığımız yere dönersek, Yusuf Ziya Ortaç Armağanı'nı kazanmam, bana Akbaba dergisinin kapılarını açtı. Aziz Nesin'le, Rıfat Ilgaz'la, Vedat Saygel'le tanıştım. Muzaffer İzgü İstanbul'da değildi, onunla karşılaşmamız yıllar sonra oldu. Semih Balcıoğlu'nun kahkahalarını, inceliklerini ve Volkswagen'ini; çizdiği tiplere çok benzettiğim Zeki Beyner'i; üstünde çalışılmaktan hırpalanmış, perişan olmuş üçüncü hamur kağıtlardaki karikatür taslaklarını pencere camına koyup kopyalayarak "temize çeken" Cafer Zorlu'yu; yazı makinesini yanında taşıyan, bulduğu her fırsatta oturup yazmaya başlayan Suavi Süalp'i; babasının ölümünden sonra Almanya'dan aldığı diş hekimliği diplomasını rafa kaldırıp derginin başına geçen Ergin Ortaç'ı ve başının üstündeki Yusuf Ziya portresini, daha dünmüş gibi anımsıyorum.

Aynı yıl Deniz Harp Okulu'nu bitirdim. 1970'te, Derince'de elektronik kursundayken, yine bir sınavla, hayatımın akışı bir kez daha değişti. ABD'de burslu olarak yüksek lisans öğrenimi görecektim. Tek kaygım, yazarlık çabalarımdan kopmaktı. Hatta bu yüzden, dört yıllık gemi inşa öğrenimi yerine daha kısa süreli bir başka programa geçmek istedim ama, olmadı. Donatan gemisinde bir yıl elektronik subayı olarak görev yaptıktan sonra, 1971 temmuzunda Kaliforniya'nın Monterey kentine, ertesi yaz da arabayla bütün Amerika'yı dolaşa dolaşa Michigan Üniversitesi'nin bulunduğu Ann Arbor'a gittim. (Monterey'de yaptığım ilk şeylerden biri, John Steinbeck'in anlattığı yerleri arayıp bulmak olmuştu.)

Geride 12 Eylül döneminin sancılarıyla çalkalanan bir ülke bırakmıştım. Korktuğum olmadı, yazarlıktan kopmadım. Türkiye'de okuyamayacağım kitapları okuma olanağı buldum. Kanada ve Meksika'yı gördüm. Akbaba'ya öyküler ve güncel yazılar göndermeyi sürdürüyordum. Yazdıklarım, o sırada Ankara Radyosu Tiyatro Şubesi Müdürü olan Ayhan Şensoy'un dikkatini çekmiş. Bana mektup yazıp radyo için skeçler istedi. İlk radyo oyunlarımı o yıllarda yazdım. İlk romanım Korugan'ı da 1974'te, Ann Arbor'da bitirip Milliyet Yayınları'nın yarışmasına gönderdim. Vedat Türkali ve İrfan Yalçın'ın ardından üçüncü oldum. Yarışmaya üç yüzü aşkın roman katılmıştı. Türkiye'den mektuplar, telgraflar yağıyordu. Sarhoş gibiydim.

Michigan Üniversitesi'nden gemi inşa ve makine mühendisliği dallarında iki ayrı master diploması alarak 1975 eylülünde ABD'den döndüm. Korugan da o günlerde basılmış, beni bekliyordu.

Artık yüksek mühendis sınıfına geçmiştim ve denizde çalışmam gerekmiyordu. 1982 yılına kadar Taşkızak Tersanesi'nde görev yaptım. İzleyen üç yıl, Deniz Harp Okulu'nun öğretim kadrosundaydım. Sonra yine Taşkızak'a Gemi İnşa Başmühendisi olarak atandım ve yarbaylığımın ilk yılı olan1989'daki erken emekliliğime kadar bu görevde kaldım. Sanırım başarılı bir deniz subayı, oldukça iyi bir mühendistim. Yine de sözgelimi amiral olmak hiç aklımdan geçmedi. Denizciliği sevmiyor değildim ama, bahriyedeki yıllarım boyunca yazarlığım bir can yeleği gibi üstümdeydi hep. Ayrıldığımdan bu yana da, yazarlık dışında bir uğraşım olmadı.

1976 yılında Nevin'le tanıştık. O sıralarda, gazetenin iki orta sayfasını kaplayan ve büyük ilgi gören "Milliyet Mizah"ın sürekli yazarlarından biri de bendim. 1977 yılında bir gün Abdi İpekçi'den bir çağrı aldım. Sanırım ilk kez görüşüyorduk. Uzun uzun konuştuk. Deniz Kuvvetleri'nden ayrılıp Milliyet ailesine katılmamı önerdi. Hem bu görevi bırakmak isteyen Refik Erduran'ın yerine "Milliyet Mizah"ı yönetecek, hem de kendi yazılarımı yazacaktım. Benim için gurur ve heyecan verici bir öneriydi bu ama, kabul etmem kolay değildi. Yurt dışı öğrenimim nedeniyle Deniz Kuvvetleri'ndeki mecburi hizmetim sekiz yıl uzatılmıştı. Abdi Bey, bunun çözüm yollarının bulunabileceğini söylüyordu, ben ürküyordum. Nişanlıydım, evlenmek üzereydim, serüvenlere atılmak istemiyordum. Bir hafta kadar düşündükten sonra hayır demek zorunda kaldım. Yine de, Milliyet'teki yazılarımı sürdürdüm. "Milliyet Mizah" önce tek sayfaya indi. İpekçi'nin öldürülüşünden sonra yetim kalıp iyice küçüldü, sonunda da tamamen bitti.

1979 sonunda kapanmasına kadar Akbaba'da ve daha sonra Cumhuriyet'in "Ciddiyet"inde yazdım. O günden bugüne değişik dönemlerde katkıda bulunduğum süreli yayınlar arasında Varlık, Nokta ve Tempo ile ne yazık ki ömürleri kısa olan Çivi ve Diyojen'i de sayabilirim.

Yazın çabalarım mizahın dışında da sürdü kuşkusuz. Yukarda sözünü ettiğim kitapların dışında Geç Başlayan Yargılama (1980), Teslim Ol Küçük (1988) ve Kirpi (1996 İş Bankası Edebiyat Büyük Ödülü) adlı romanlarım, Aynalar (1994 Yunus Nadi Ödülü) adlı bir öykü kitabım, biri 1979'da Kültür Bakanlığı'nın Dünya Çocuk Yılı nedeniyle açtığı yarışmada birincilik ödülünü alan Yeşil Bayır olmak üzere dört çocuk kitabım, İçimizdeki Yasakçı (1990) adlı bir incelemem, biri Ambroce Bierce'den olmak üzere iki de çeviri kitabım var. "Kuşkucu" adlı tiyatro oyunum, 1999'da Devlet Tiyatroları'nın bir ödülünü kazanmış ve repertuvara alınmış olmasına karşın, nedense iki yıldır sahnelenmedi. Üç yıldır üstünde çalıştığım bir romanı, televizyon senaryolarının çok zamanımı alması yüzünden bir türlü bitiremiyorum.

Nevin'le 7/7/1977 gibi kolay unutulmayacak bir tarihte evlendik. Önümüzdeki temmuz birlikte yirmi dört yılımızı doldurmuş olacağız. Nevin, meslektaşları arasında tanınan ve sevilen, çok başarılı bir psikolog. Özellikle eğitim psikolojisiyle ilgileniyor. Şu sıralarda deprem bölgesinde travma sonrası stres bozuklukları konusunda önemli çalışmalar yapıyor. Biri ölen kızkardeşimin kızı olmak üzere, üç kız yetiştirdik. Büyük kızımız Suna, Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümünü bitirmek üzere. Duygu, İstanbul Üniversitesi'nde felsefe okuyor. Sibel, üniversite sınavına hazırlanıyor. Üçünün de yeteneklerinden, kendi alanlarında başarılı olacaklarından kuşkum yok.

Kardeşim Fevzi on sekizinde öldü. Kızkardeşim Serpil'i kimsenin fark etmediği bir kalp rahatsızlığı yüzünden otuz iki yaşında yitirdik. Annem elli iki yaşında terk etti bizi, babam altmışında. Bir önceki kuşaktan yaşayan sadece bir dayım kaldı. İnsan kaç yaşında olursa olsun, anasız babasız kalmak bir eksiklik, kopukluk duygusu veriyor. Bunu nasıl anlatsam?.. Eski günlerle ilgili bir şeyleri merak etsem, sorabileceğim kimse yok. İyi bir evlât olduğumu sanıyorum ama, onlarla daha çok şeyi paylaşamamış olmanın üzüntüsü hep içimde.

Sinemayı seviyorum. Müzik dinlemek, özellikle klasik müzik ve caz, hayatımda önemli bir yer tutuyor. Dört kıtada yirmiye yakın ülke gezdim. Daha gezmek istediğim çok ülke var. Tarihi ve kültürü yansıtan, sokaklarında müzik olan, bir canlı gibi soluk alıp veren kentlerden hoşlanıyorum. Şimdilik beni en çok etkileyen Prag.

Ülkemizin çoğu yazarı gibi benim de kitaplarımın geliri, bana ve aileme rahat bir yaşam sağlamaya yetmekten çok uzak. Televizyon bu açıdan daha iyi olanaklar sunuyor. Kuşkusuz televizyona yazılanların, kitaplar gibi kalıcılığı yok. Sözcükler görüntü ve sese dönüşüyor, göz açıp kapayıncaya kadar öğütülüp tüketiliyor.

Bahriyeden ayrılmaya niyetlendiğim günlerde, Ajans Devekuşu'ndan Şefik Döğen'i aradım. (Sık görüşmesek de, tanışıklığımız nerdeyse yirmi yıl daha önceye gidiyordu. Deniz Harp Okulu'ndaki öğrenciliğim sırasında, aralarında Cevat Fehmi Başkut'un "Buzlar Çözülmeden"i de bulunan birkaç oyun sahneye koymuştum. Laf aramızda, kendim de oynuyordum. O zamanlar Şefik Döğen Dormen Tiyatrosu'ndaydı. Bize kostüm vb. konularında çok yardımcı olmuştu.) "Hemen gel, konuşalım," dedi. Gittiğimde Zeki Alasya da beni bekliyordu. Böylece Devekuşu'na girdim. Bir yandan Milli Piyango reklâm skeçlerini yazarken, bir yandan da Zeki Alasya-Metin Akpınar ikilisi için 13 bölümlük bir televizyon dizisi hazırlanmasına katkıda bulundum. Henüz özel kanallar açılmamıştı. TRT için çekilen "Güler misin, Ağlar mısın?", biraz da yüksek beklentiler nedeniyle fazla beğenilmedi. Ama benim televizyon serüvenimin başlangıcı oldu.

Televizyon tam anlamıyla bir ekip işi. Sinemada olduğu gibi, birçok öğenin uyum içinde bir araya getirilmesini gerektiriyor. Bu güne kadar yazdığım televizyon senaryolarının toplamı üç yüz bölümü aşıyor. Bunların belli başlıları arasında "Süper Baba", "İkinci Bahar" ve TRT'de 78 bölüm süren "Külyutmaz" dizileri var. Şu sıralarda, "Truva Katırı" romanımdan televizyona uyarlanan "Koltuk Sevdası"nın senaryosunu yazıyorum. Bürokrat-politikacı-işadamı üçgeninin entrikalarını iğneleyen "Koltuk Sevdası", televizyonlarımızdaki ilk siyasi hiciv dizisi oldu. Başlangıçta TRT-1'de yayımlanıyordu. Daha ilk bölümlerden itibaren herkes bana TRT'nin böyle bir diziye nasıl yer verdiğini soruyor, ben de yanıt olarak "Bazı şeyler değişiyor," diyordum. Dizi ansızın, TRT'nin tek yanlı bir kararıyla yayından kaldırıldı. Şimdi özel bir kanalda sürüyor.

Benim gözümde asıl önemli olan, romanlarım ve öykülerim kuşkusuz. Ama televizyon yazarlığını hiçbir zaman hafife almadım. Yazdığım her senaryoya edebiyatın tadını katmaya çalıştım.

Yıllardır içime attığım bir kırgınlığı burda açıklasam hoş karşılar mısınız?.. Yazarlık serüvenim boyunca, kimsenin açık açık dile getirmediği, ama kendimi "boyalı kuş" gibi hissetmeme neden olan üç etiketle savaşmak zorunda kaldım. Belki bu damgalar, beni sürekli olarak içimdeki en iyiyi ortaya çıkarmaya, kendimi aşmaya ittiği için hayırlı da oldu. Anlatacağım.

Sanatçıların en çok başka sanatçılara hoyrat davrandıkları, ne kadar abes görünse de gerçek. Önümüzdeki yıl bitireceğimi umduğum romanın kişileri arasında, ortalık yangın yerine dönmüşken gerçek "düşman"larını unutup birbirleriyle kavga eden iki müzisyen var. Böyle bir tavır bana çok gülünç geliyor. Belki de çok acıklıdır, siz karar verin.

Kazandığım bir öykü ödülünün jüri üyelerinden birinin, öbür üyelerin ortak kararına hırçınca karşı çıktığını biliyorum. "Nasıl olur? Mizah yazarı değil mi o?" Hakkınızda böyle tuhaf şeyler söylenebiliyor ve daha da tuhafı, kapalı kapılar ardında konuşulan her şey bir yolunu bulup sizin kulağınıza kadar geliyor. "Mizah yazarı"nın yanına "asker yazar" ve "televizyon yazarı"nı da koyarsanız, kırgınlığımı daha iyi anlayabilirsiniz.

Savunma yapmak değil, içimi boşaltıp rahatlamak amacıyla birkaç noktayı vurgulamak istiyorum.

Denizci, mühendis, evet. Ama kendimi hiç "asker" olarak görmedim. Kaldı ki, ülkemizin çileli yazarlarının hemen hepsinin bir ikinci (ya da ilk!) mesleği var. Böyle abes bir yaklaşımı genelleştirirsek, kalburüstü kalem insanlarımızın çoğunu reklamcı yazar, maliyeci şair, doktor romancı, öğretmen öykücü, vb. diye damgalamak zorunda kalmaz mıyız?

Televizyon konusundaki duygularımı yukarda anlatmaya çalıştım. Sel gider, kum kalır. Beni gerçekten değerlendirmek isteyenler, kitaplarımla değerlendirirler.

"Mizah yazarı" olmaya gelince... Çok duyarlı ve dolu olduğum bu konuyu özellikle sona sakladım. Birçok yerde birçok kez dile getirmeye çalıştığım gibi, ben mizahçı ya da mizah yazarı değilim. Mizahı seven, yazdıklarında mizah yöntemlerini kullanmaktan hoşlanan bir yazarım sadece. Bundan, mizahçıları küçümsediğim gibi saçma bir anlam çıkarılmamalı kuşkusuz. Benim mizahım amaç değil, araç. Bir yaklaşım, bir görüş biçimi. Kabul, yazdıklarımın bir çoğunda iğneleyici, hadi alaycı demeyelim, "gülen" bir bakış açısı kullanıyorum. Öykü ve romanlarımda, hayatın içinde var olan mizahtan olsun olsun bir parmak daha fazlasını bulabilirsiniz. O da, her zaman değil. Çünkü özellikle bizimki gibi çarpık gelişen toplumlarda gerçekler kimi zaman yazarın en sınır tanımaz düşlemlerini, en çılgın kurgularını aşabiliyor.

Şimdi söyleyeceklerimse yazarları ve çizerleriyle gerçek mizahçılar adına: Mizah ürünlerinin ayrı, daha aşağı bir tür sayılmasına, edebiyatın ya resmin kötü yola düşmüş çocukları olarak görülmesine çok üzülüyorum. Mizahçılar için değil tabii, mizahı öyle görenler için üzülüyorum. Katı, sevgisiz, gülmenin tadını bilmeyen talihsiz kişiler onlar. Sevilmeleri zor, çünkü kendilerini sevmiyorlar. Gergin yüzleri, tartışırken tizleşen sesleri ve incelen dudaklarıyla, kendileriyle ve çevrelerindekilerle sürekli kavga halindeler. Mizahı sevmeleri olanaksız, çünkü mizahın temel malzemesi kendileri. Herkesten daha gülünçler, çünkü kendi gülünçlüklerini görmüyorlar. Ne yazık ki her alanda karşımıza çıkıyorlar. Bir cehennem var olsaydı, ateşi onlar sayesinde canlı kalırdı. Hoş belki gerçekte onlar da günahsız. Belki tüm suç, içinde yaşadığımız hoşgörüsüz topluma ait. Belki öylesine yaralı bereliyiz ki, gülemiyoruz. Her kahkaha sağımıza solumuza sancılar saplanmasına neden oluyor da ondan belki, kim bilir?

Şimdilik bu kadar. Bitirip okuyunca, ortaya biraz dağınık bir yazı çıktığını fark ettim. Yine de, sanırım hayatın kendisinden çok daha düzenli.

Son bir söz: Başından beri, her yeni öykü ya da romana girişirken, yazarlığa yeni başladığımı düşünürüm. Yazarlığımın otuzuncu yılını geride bıraktım, yaşım da elli üçe geliyor; bu hâlâ değişmedi. Umarım hiç değişmez.



    diğerleri:

·  Biyografi