sulhi dölek


  ·   Sulhi Dölek (1948 - 2005)
  ·   Sulhi Dölek kim?
  ·   Romanlarý
  ·   Öykü Kitaplarý
  ·   Roman, Öykü ve Gülmece Anlayýþý
  ·   Deðerlendirme ve Söyleþiler
  ·   Çocuk Kitaplarý
  ·   Kirpi Kabare
  ·   Arþiv
  ·   English
SULHİ DÖLEK KİM?

Aþaðýdaki yazý, Mizah Kültür dergisi Güldiken'in yaz 2001 sayýsýnda, "Kendileri" dizisi kapsamýnda çýkmýþtýr.


Kendileri:
Sulhi Dölek

Ergenlik yýllarýmda, bankalar cep ajandalarý verirdi. Ben de o küçük defterlere kýsa, kendimce günlükler tutardým. Birkaç yýl önce bunlardan üçünü buldum. Okudukça, iyi anýmsadýðýmý sandýðým ve benim için önem taþýyan kimi olaylarýn belleðimde epey farklý biçimde yer ettiðini anlayýp þaþýrdým. Ýnsan unutuyor. Zamanýn tortusu, yaþamýmýzýn yükseltilerini ve çukurlarýný kalýn bir örtü gibi kaplýyor. Geride, ayrýntýlarý büyük ölçüde silinmiþ, giderek biçim deðiþtirmiþ bir izlenimler topografyasý kalýyor. Güzelduyu açýsýndan hoþ ama, gerçeklik açýsýndan güvenilir deðil. Belgeler bu yüzden önemli.

Turgut Çeviker Güldiken için kendimi yazmamý istediðinde, bugüne dek özgeçmiþimi hatýrda -ve kayýtlarda- tutmak için bilinçli, örgün bir çaba harcamadýðým geçti aklýmdan. Ýlk romaným "Korugan"ý yazarken çocukluk anýlarýmdan da yararlanmýþtým ama, o zaman henüz yirmi altý yaþýndaydým. Þimdi araya yirmi altý yýl daha girdi. Eski defterleri karýþtýrmaya baþlayýnca, çocukluðum ve ilk gençliðimle ilgili karýþtýrýlacak pek fazla defter olmadýðýný üzülerek gördüm.

Elim kalem tutmaya baþladýðýndan bu yana geçen süre daha kolay. Çünkü gazete ve dergilere yazdýðým yazýlar var, ilk kitabýmdan bu yana hakkýmda yazýlanlar var, benimle yapýlan söyleþiler var. Ama öncesi için yazýlý bir þeyler bulmak zor. Fotoðraflarýmýn bile önemli bir bölümü kayýp. Çocukluðumda ve gençliðimde sekiz, evlenip kendi yuvamý kurduðumdan bu yana da altý taþýnma yaþadým. ("Kiracý" romanýný durup dururken yazmadým.) Tanýyamadýðým büyükbabalarýmdan biri Arnavutluk'tan, öbürü Kayseri'den gelmiþ olsa bile, babam da, annem de doðma büyüme Ýstanbullu. Yurtdýþýnda geçirdiðim toplam beþ yýlý ve denizde görev yaptýðým iki yýlý saymazsak ben de tüm yaþamýmý Ýstanbul'da sürdürdüm, sürdürüyorum. Çoktandýr kiracý da deðilim. Yine de kendimi hâlâ göçebe gibi hissediyorum. Her þeyi koruyup saklayabilecek bir "baba evi" olanlar ne kadar talihli! Dev bir ahtapota benzeyen bu þehirde kaç kiþi eski evlerde oturuyor acaba? Her þey durmadan yýkýlýp yerine yenisi yapýlýrken, toplumsal öykümüz gibi kiþisel öykülerimiz de beton yýðýnlarýnýn altýnda kalýyor.

"Korugan"ýn çocuk kahramaný Vedat ýsrarla "Ben sandalda doðdum," deyip annesini þaþýrtýr. Açýklama dayýdan gelir: "Belki bunun öncesinden hiçbir þey anýmsayamadýðý için, sandalda doðduðunu sanýyor."

Öykümün baþlangýç tarihi 20 Eylül 1948. Benim de, büyük olasýlýkla Haliç'in iki kýyýsý arasýnda, bir sandal yolculuðuyla ilgili aný kýrýntýlarým var ama, bunun yaþamýmýn anýmsayabildiðim en eski görüntüsü olup olmadýðýný bilmiyorum. Fatih Çarþamba'da, doðduðum evi deðilse de, yine o çevrede ikinci evimiz olan zemin katýný gözümde canlandýrabiliyorum. Üç yaþýnda bir Sulhi, demir parmaklýklý balkonumsu pencerede bir minderin üstünde otururken, yoldan geçen kendinden epeyce daha büyük bir çocuðun ýsrarlarýna dayanamayýp, çetin bir pazarlýktan sonra elindeki su tabancasýný satýyor. Annesinden elindeki kaðýtlarýn para deðil, kullanýlmýþ otobüs biletleri olduðunu öðrenince de, yaþamýnýn ilk büyük düþkýrýklýðýný yaþýyor. (Büyüyünce tüm enayiliklerimden kurtulduðum sanýlmasýn. Hâlâ arada bir dolandýrýldýðým oluyor.)

Oturma odamýzýn kapýsýnda bir delik vardý. Dayýlarýmdan biri bize geldiðinde, bunun kurþun deliði olduðunu söylemiþti. Açýk kahverengi vernikle boyanmýþ kapýdaki deliðe bakarak, evde bizden önce oturanlar hakkýnda heyecanlý hayaller kurdum. Büyük olasýlýkla soyguncuydular. Aralarýnda kavga çýkmýþ, biri öldürülmüþtü. Sonra cesedi mutfak kapýsýndan arka bahçeye taþýyýp gömmüþlerdi. Paralarýn ya da mücevherlerin bir bölümünün oralarda bir yerde olma olasýlýðý da vardý. Babam deliðin sadece budak deliði olduðunu söylüyordu. Kim bilir, belki de gerçekten öyleydi.

Geceleri mutlu düþler görürdüm. Yattýðým odanýn tavaný sanki bir sinema perdesiydi ve düþlerim oraya yansýyordu. Daha küçükken, yukarda, tavanda bir baþka dünya olduðunu, uyuduðumuzda oraya yükseldiðimizi, sabah olunca da yine yeryüzüne indiðimizi düþünürdüm.

Saydam gövdeli kýrmýzý bir tükenmezle resimler karaladýðýmý anýmsýyorum. Sanýrým tükenmez kalem o yýllarda yeni çýkmýþtý. Radyomuzu da anýmsýyorum. Büyük olasýlýkla ben kurcalamayayým diye, yüksekçe bir yerde dururdu. Açýldýðýnda hemen ses vermez, bir süre ýsýnmasý gerekirdi. Ýri bir gözü andýran yeþil lambasýna bakarak, içindeki küçük insanlarýn bizi görüp görmediklerini merak ederdim.

Dört katlý binanýn sahibi olan büyük teyzem üst katlardan birinde oturuyordu. Ona kira ödüyorduk. Bu evin erik ve incir aðaçlý, bakýmsýz bir arka bahçesi vardý. Kýþlarý kömürlük olarak kullanýlan barakada, yazlarý kýzlý erkekli oyunlar oynardýk. Anneannemin iki katlý kâgir evi ayný sokaðýn biraz daha aþaðýlarýndaydý. Bahçesinde bir kuyu vardý. Dayýmlarýn köpeði Berduþ bu kuyuya düþmüþtü. Belime bir ip baðlayýp beni kuyuya sarkýttýlar, Berduþ'u aldýktan sonra da yukarý çektiler. Daha doðrusu ertesi kýþ okulda herkes tatilde baþýndan geçen bir olayý anlatýrken, ben de bu öyküyle bütün sýnýfý etkilemeyi baþardým. Berduþ'un kuyuya düþtüðü doðruydu ama, olaydaki rolümü epeyce abartmýþtým. Aslýnda, kenarlara tutunarak kuyuya inen kahraman Ahmet dayým kurtarmýþtý Berduþ'u.

Sokaðýn alt ucundaki Bizans döneminden kalma dehlizler de iyi bir oyun alanýydý. Sanýrým geceleri içinde evsizler yatýp kalkýyordu. Gördüðümüz eski bir ceket, bir pabuç tekiyle ilgili korkunç hikayeler uydururduk. Çevrede büyüyen dikenlerin kabuklarýný soyup içlerini yerdik. Bir gün, bizden büyük çocuklarýn bu dehlizlerden birinde bir kediyi kýstýrýp taþlayarak öldürdüklerine tanýk oldum. Bu korkunç olay yýllarca çýkmadý aklýmdan. Romanlarýmdan birinde de yazdým.

Çocukluðumun Fatih'inde annelerin çoðu baþörtülüydü ama, cüppeli sarýklý adamlara, karafatmalar gibi gezinen çarþaflý kadýnlara rastlanmazdý pek. Yazlýk kýþlýk sinemalar vardý. Malta'da meyve ve balýk satýcýlarýnýn tezgâhlarý akþamlarý ýþýl ýþýl olurdu. Salata satýcýlarý kývýrcýk salatalarý, yeþil soðan ve turp demetlerini; içlerinden geçirdikleri ince bir sazla birbirine baðlar, babalar da bunu parmaklarýna takýp evlerine giderlerdi. "Poþet" yoktu o zamanlar, fileler vardý, çoðu kez gazetelerden yapýlan kesekâðýtlarý vardý. Hatta bir ara evde yaptýðým, diplerini ve kenarlarýný sulandýrýlmýþ unla yapýþtýrdýðým kesekâðýtlarýný bakkallara satmaya çalýþýrdým, þimdi anýmsadým.

Fatih camisinin yakýnýnda bir bisikletçi, çocuklara tahta arabalar kiralardý. Cami avlusunun yaðmur mazgallarýnýn üstünde hýzla pedal çevirirken, tekerleklerden çýkan týkýrtýlara bayýlýrdým.

Oyundan baþka bir þey düþünmediðim o yýllarda, benden iki yaþ küçük olan kardeþim Fevzi menenjite yakalandý. Böylece, annem ve babam için yaþamýn güçlüklerine bir yenisi eklendi.

Ýkinci sýnýfa geçtiðim yaz, sanýrým büyük teyzeme kirayý düzenli ödeyemediðimiz için, Rami'de bir eve taþýndýk. Babam yaðlýboya ustasýydý. Boya iþlerinin kesatlaþtýðý kýþ mevsimi dýþýnda kazancý iyiydi. Ama bir yandan ailemizin geniþlemesi, bir yandan da Fevzi'nin ilaç ve hastane masraflarý yüzünden zar zor geçiniyorduk. Annem, gelirimize katkýda bulunmak için komþulara ve tanýdýk kadýnlara giysiler dikiyordu. Bizim önlüklerimiz, gömleklerimiz, kimi zaman pantolonlarýmýz da onun elinden çýkmaydý. Eski ayakkabýlarýma bakýp, "Keþke annem ayakkabý da dikebilseydi!" diye düþündüðüm olmuþtur.

Ben de kimi yaz tatillerinde çýraklýk yapýyordum. Kýsa sürelerle de olsa, bir marangoz atölyesinde, cetvel ve mandal yapan bir baþka atölyede, bir dökümcüde ve en ilginci, bir saraçhanede çalýþtým. Bugün kentlerde yaþayan gençlerin bu sözcüðü duymuþ olduklarýný bile sanmýyorum. Saraçlar, at ve eþek gibi hayvanlar için koþum takýmlarý üretirler. Dizginler, iki yaný siperlikli at baþlýklarý, eyerler, semerler yapýyorduk. Ham deri ve köselenin kokusu hâlâ burnumda. Çok eski zamanlardan deðil, kýrk yýl öncesinden, 1950'li yýllarýn sonlarýndan söz ediyorum. Ýstanbul'dan söz ediyorum. Çýraklýðýný yaptýðým saracýn hemen bitiþiðinde de hayvan yemi satan bir dükkan vardý. Atlar ve eþekler kent yaþantýsýnýn bir parçasýydý henüz. Karneye baðlanmýþ olan taþkömürü evimize at arabalarýyla gelirdi. Ýçme suyunu eþekli sakalardan, sütü ve zeytinyaðýný atlý satýcýlardan alýrdýk.

Her þeye karþýn oyun oynamaya da zaman bulurdum. Evin en büyük çocuðu bendim. Sokaða çýkarken kardeþlerimden bir ya da ikisinin yanýma katýlmasýna içerlerdim. Menenjit, Fevzi'de bedensel bozukluklarýn yaný sýra zihinsel geriliðe de yol açmýþtý. Baþka çocuklar onunla alay ediyorlardý, bu da aðýrýma gidiyordu. Bu yüzden yakýn arkadaþlarýmla bile yumruklaþtýðým oldu.

Radyo yine önemli bir yer tutuyordu günlük yaþamýmýzda. Bilgi yarýþmalarýný, perþembe geceleri radyo tiyatrosunu dinlerdik. Program aralarýnda Perez Prado orkestrasýndan Latin ezgileri çalýnýrdý. Radyo Gazetesi'ni okuyan ciddi erkek sesi hâlâ kulaklarýmda. Sonralarý o tatsýz ve sýkýcý Vatan Cephesi listeleri okunmaya baþladý. Klasik müziði de radyo sayesinde tanýyýp sevdim.

Annem ilkokul mezunuydu ama, okumayý severdi. Bana okuma yazmayý o öðretti. Ýlkokula, yaþýtlarýmdan bir yýl önce baþladým. Dayýlarýmýn, özellikle benden sadece dokuz yaþ büyük olan ve aðabeyim gibi, hatta arkadaþlarýmdan biri gibi gördüðüm en küçükleri Hikmet dayýmýn da çok kitabý vardý. Böylece, okumayý söktüðüm günden baþlayarak, Pekos Bill'lerden Akbaba'lara, Hüseyin Rahmi'nin romanlarýndan Çaðlayan Yayýnevi'nin bilimkurgularýna, Mike Hammer'lardan Zoþçenko'nun öykülerine uzanan geniþ bir yelpazeyle tanýþma olanaðý buldum.

Yazar olacaðýmý daha çocukken biliyordum. Babam, badana boya iþlerini yaptýðý bir muhase bürosundan eski yýllara ait birkaç "defteri kebir" alýp, ders çalýþýrken karalama defteri olarak kullanmam için getirmiþti. Rakamlarla "kirletilmiþ" formalarý söküp atýnca, bana yüzlerce boþ sayfa kalýyordu. Bu sayfalara baþý sonu belli olmayan öyküler yazdým, konusunu bile anýmsayamadýðým resimli romanlar çizdim. Sözünü ettiðim defterler, çocukluðumun kýþlarýndan birinde, soba tutuþturmak için kullanýldý.

Mehmet Seyda'nýn -anýmsayaný çok olsun- 1980 yýlýnda Türk Dil Kurumu Yayýnlarý için hazýrladýðý "Çocukluk Yýllarý" adlý derleme için verdiðim yazýda þöyle bir bölüm var:
"Yoksul sayýlýrdýk. Yaþam koþullarý güçleþtikçe, açýkçasý kentin merkez kesimlerinde kiralar yükseldikçe, uzaklara doðru taþýnýr dururduk. Birinci sýnýftan ikinci sýnýfa geçtiðim yaz da taþýndýk. Ýkinci sýnýfý yeni bir okulda okumaya baþladým. Bir gün hep birlikte anneannemi görmeye gittik. Hafta içinde bir gündü. Okuldan kalacaktým o gün, ama bunu kimse pek önemli görmemiþ olmalý. Anneannemin evi eski okuluma yakýndý. Herkes konuþmaya dalmýþken kaçýp bu okula gittim. Ýki ders arasýnda eski sýnýf arkadaþlarýmý buldum, zil çalýnca da onlarla birlikte sýnýfa girdim.

'Öðretmenim,' dedi çocuklar. 'Sulhi gelmiþ.'

Okumayý ilk öðrenenlerden biri bendim sýnýfta. Öðretmenim beni çok severdi. Kollarýný açmasýný, beni baðrýna basmasýný,ne çok özlediðini söylemesini bekleyerek yüzüne baktým. Ama bunlarýn hiçbiri olmadý. Kaþlarýný hafifçe çattý kadýn, 'Ýyi,' dedi ve dersi sürdürdü. Beni sýnýftan dýþarý atsaydý daha az gücenirdim."

Sanýrým duyarlý, duygusal bir çocuktum. Sanýrým çoðu çocuk öyledir. Bu tür anýlar bana yetiþkinlerin, kimi zaman öðretmenlerin bile, çocuklarýn iç dünyalarýna duyarsýz kaldýklarýný düþündürür. Çocuklara karþý daha içten, daha anlayýþlý olmaya çalýþýrým.

Rami Ýlkokulu'nda yeni arkadaþlar edindim kuþkusuz. Füsun'a âþýk oldum. Füsun sýrf benim deðil, bütün sýnýfýn ve öðretmenimizin gözdesiydi. Sesi kulaðýma þarký gibi gelirdi. Çok güzeldi. Uzun, kývýrcýk, sarý saçlarý vardý. Ailesi sanýrým hepimizinkinden daha zengindi. Kýsacasý olanaksýz bir aþktý benimki. Dört yýl ilkokulda, üç yýl ortaokulda ayný sýnýflarda okuduk ama, birbirimize söylediðimiz sözcüklerin toplamý bir sayfayý doldurmaz. Derslerde bakýþlarýmý ondan alamazdým. Bahçeye çýktýðýmýzda kedi yavrusu gibi uzaktan onu izlerdim. Onunla konuþurken soluðum kesilir, dilim tutulur, beynim dururdu. O yakýnýmdayken bambaþka biri oluyordum. Davranýþlarým deðiþiyor, tutuklaþýyordum. Kendimi beðendirme çabalarým beni sýk sýk gülünç durumlara düþürüyordu. Hiç açýlamamýþ olsam da duygularýmýn hýnzýrca farkýndaydý. Bana iþkence etmekten, pek de gizlemeye çalýþmadýðý bir tat alýyordu. Tuhaf gelecek ama, gözleri yeþil miydi, mavi miydi unuttum.

Anneannem ölünce Fatih'teki ev satýldý. Annemin payýna düþen parayla Kartaltepe'de bir arsa aldýk. Babam, birçok iþi kendisi üstlenerek, bu arsaya bir ev yaptýrdý. Sonunda "baþýmýzý sokacak bir ev"imiz olmuþtu ama, birçok eksiði biz taþýndýktan sonra tamamlanabildi. Ordaki ilk kýþýmýzý, yaþamýmýn en soðuk kýþlarýndan biri olarak anýmsýyorum. Her gün çamurlu yollardan yürüyerek yine Rami Ortaokulu'na gidiyordum. Artýk bu ev de yok. Yerinde, dört dairesi kardeþlerime ait olan bir bina var.

Yaz tatillerinde ara sýra babamýn boya iþlerine yardýma giderdim. Bazen Florya'da bir köþkte, bazen Teþvikiye'de bir apartman dairesinde, bazen Beyoðlu'nda bir yazýhanede çalýþýrdýk. Bir yandan Ýstanbul'u tanýyor, bir yandan da bizimkinden farklý, zengin yaþamlara tanýk oluyordum. Eþitsizlikler o günlerde kafamý kurcalamaya baþladý. Güzel evlere, eþyalara, yiyeceklere, giyeceklere özenirdim. O insanlarýn neden bizden farklý olduklarýný pek anlayamazdým. Çalýþan kazanýyorsa, tanýdýðým bütün insanlardan daha çok çalýþan babam niye yerinde sayýyordu?

Okuma sevgim ve yazma isteðim, baþa baþ koþan iki yarýþ atý gibiydi. Rami'de oturduðumuz sýralarda, fýrsat buldukça Eyüp'e iner, iskelenin yanýndaki fildiþinden oyulmuþ minyatür bir sarayý andýran kütüphaneye giderdim. Koyu kahverengi ya da lacivert ciltli çocuk kitaplarýný içer gibi okurdum. Sanýrým o kütüphane yok artýk. Belki tam olarak benim anýmsadýðým gibi de deðildi. Ama kitaplarýn o büyüleyici kokusu hâlâ burnumda. Pinokyo, Çalýnan Taç, Kayýp Para, Lassie... Doðan Kardeþ Yayýnlarýndan çýkan eðlenceli ve sürükleyici romanlara bayýlýrdým. Tommiks, Teksas da okurdum kuþkusuz. Ortaokuldayken arkadaþlarla Eyüp'teki sinemalara da giderdik. Havasýz, sigara dumanlý, kalabalýk salonlarda kimi günler üç dört filmi peþ peþe izlediðimiz olurdu. Sinemalarýn önlerinde resimli roman deðiþ dokuþu yapýlýrdý. Cebimizde para kaldýysa, tadý hâlâ damaðýmda olan kýymalý pidelerden yer, ayran içerdik.

27 Mayýs'ta ordu yönetime el koyduðu sýrada Topçular'da oturuyorduk. Komþularýmýzdan çocuksuz bir genç kadýn (Korugan'daki "mavi sabahlýklý kadýn") istediðim zaman gidip kitaplarýný okumama, bazen de evde okumak için ödünç almama izin veriyordu. Ama ben oturup onun yanýnda okumayý daha çok seviyordum. Saçlarýmý okþadýðýnda heyecanla ürperirdim. Evin dinginliði, saatin tiktaklarý, sobanýn üstünde usul usul kaynayan tencereden çýkan týkýrtýlar, kimi zaman radyodan gelen keman sesi ne güzeldi!.. Bazen bir kitabý birlikte okurduk. Öyle zamanlarda dikkatim daðýlýrdý, okuduðumdan pek bir þey anlayamazdým. Sýcaklýðýný duyumsardým, parfümünün uçucu kokusuyla yürek atýþlarým hýzlanýrdý, gözümü kitabý tutan güzel elinden, sayfalarý çeviren narin parmaklarýndan ayýramazdým. Sanýyorum o yýllarda alçakgönüllü de olsa bir kitaplýðý bulunan evler, bulunmayanlardan daha çoktu. Þimdi durum tersine döndü. Ne hazin!

Ortaokulda Mehmet Ölmez adýnda bir arkadaþým vardý. Her hafta harçlýklarýmýzla Varlýk yayýnlarýnýn bir liralýk cep kitaplarýndan birer tane alýrdýk. Bunlarý okuduktan sonra aramýzda deðiþtirirdik. Yani hemen hemen her hafta ikiþer kitap okuyorduk. Panait Ýstrati, Anton Çehov, John Steinbeck, Orhan Kemal ve Yaþar Kemal'le o yýllarda tanýþtým. Orhan Kemal'in "Murtaza"sýný, Yaþar Kemal'in "Teneke"sini, daha önemli sayýlan öteki yapýtlarýndan daha çok severim nedense.

Deniz Lisesi giriþ sýnavýný kazanmam, yaþamýmýn dönüm noktalarýndan biri oldu. Okul müdürümüz, o okula torpillilerin alýndýðýný ve boþuna umutlanmamamý söyleyerek beni vazgeçirmeye çalýþtý. Biraz inadým, biraz da Matematik öðretmenim Melahat Barka'nýn yüreklendirmesi sayesinde onu dinlemedim. Babamýn omuzlarýndan hiç deðilse bir çocuðun parasal yükü kalkmýþ oldu. Sýradan bir liseyi bitirseydim, belki de hemen çalýþmaya baþlamak zorunda kalacak ve üniversite öðrenimi göremeyecektim. Ýþin ilginç yaný, 1962-63 öðrenim yýlýnda Deniz Lisesi'ne girmeyi baþaran 110 öðrenci arasýnda, benimle birlikte Rami Ortaokulu'ndan iki arkadaþým daha vardý. Bunu anýmsarken, Cevdet Beyin o karamsar ve engelleyici tutumuna bir kez daha kýrgýnlýk duyuyorum.

Öyküye benzer ilk öykülerimi Deniz Lisesi'nin son sýnýfýndayken yazdým. Birkaç arkadaþým -özellikle ayný sýrayý paylaþtýðýmýz Muhlis ve artýk hayatta olmayan Baþar- dalga geçmeden, hatta benden fazla ciddiye alarak okurlardý bunlarý. Düþündüklerini açýk açýk söylerlerdi. Okul dergisini yöneten edebiyat öðretmenimiz Lütfi Civelek'in de desteðini gördüm. Sonradan, Deniz Harp Okulu'nun ilk yýllarýnda, klasik romanlarý da gerçek anlamda Lütfi Bey sayesinde tanýdýk ve daha bilinçli okumayý öðrendik.

On sekiz yaþýma geldiðimde, öykülerimi dergi ve gazetelere gönderecek kadar yüreklenmiþtim.

Milliyet gazetesinin hafta sonu ekinde bir hikâye köþesi vardý. Oraya gönderdiðim "Yaþamak ve Ötesi" adýný taþýyan ilk öyküm, 13 Nisan1966 tarihli bir mektupla birlikte geri gelmiþ. Anýmsayaný çok olsun, Adnan Tahir, yeþil mürekkeple öykümün kimi satýrlarýnýn altýný çizmiþ, ayný yeþil mürekkeple imzaladýðý mektupta öykümü karamsar ve biraz korkunç bulduðunu belirtmiþ, üþenmeden önerilerini dile getirdikten sonra, bir dolu yüreklendirici söz yazmýþ. Öykünün kendisi þimdi ortalarda yok ama, mektup önümde duruyor.

Çok geçmeden Milliyet'in ekinde arada bir benim öykülerim de çýkmaya baþladý. Ýkinci öykümün yayýmlanmasýndan sonra, Adnan Tahir'i görmeye gittim. Sanýrým sýrf öykü köþesinin deðil, hafta sonu ekinin de yöneticisiydi. Kendimi tanýttým. O kadar genç olmama þaþtý. Hemen ikinci tümcede, telif ücretlerimi almak için geldiðimi söyledim. Anlayýþla gülümsedi. "Para hazýr," dedi. Yer gösterdi, çay söyledi, yeteneðimi övdü. Elimde muhasebe fiþiyle odasýndan çýkarken, hem duyduklarýmýn mutluluðu, hem de paragöz görünmüþ olmanýn utancý içindeydim.

Adnan Tahir'i sonradan bir ya da iki kez daha gördüm. Ama ünlü bir gazeteci yazarýn on sekiz yaþýnda bir edebiyat heveslisine gösterdiði sýcak ilgiyi hiç unutmadým.

Varlýk dergisine de birkaç öykümü gönderdim ama, dergide çýkmalarý þöyle dursun, Yaþar Nabi Nayýr'dan yanýt bile alamadým. Artýk umudumu yitirmeye baþlamýþtým ki, bu öykülerden "Unutulan" baþlýklý olaný, 1969 Varlýk Yýllýðý'nda yayýmlandý. Þaþýrdým, sevindim.

Akbaba dergisinin açtýðý ilk Yusuf Ziya Ortaç Armaðaný Yarýþmasýna "Dünya Dönmüyor Artýk" adlý, siyasi taþlamalar içeren tek perdelik bir oyunla katýlmýþtým. (Bu satýrlarý yazarken, yine dosyalarýmý karýþtýrdým ve 5 Mart 1969 tarihli bir telgraf buldum: "Yedi mart cuma günü Akbaba mecmuasý idarehanesinde bulununuz.") Kazandýðýmý birkaç gün önceden öðrenmeme karþýn, sonuçlarýn açýklandýðý sayýyý, soluðum duracakmýþ gibi aldým, ellerim titreyerek sayfalarý açtým. Oyunumu yayýmlamaya baþlamýþlar ve fotoðrafýmý bu sayfalarýn ortasýna koymuþlardý. Sivil giysili bu fotoðrafýn altýnda "Yarýþmamýzýn birincisi Teðmen Sulhi Dölek" yazýyordu. Baþýmdan aþaðý kaynar sular döküldü. Sevincim korkuya dönüþtü. Zavallý teðmenin baþýna kim bilir neler gelecekti!..

Hiçbir þey gelmedi baþýma. Beni kutlayanlar arasýnda "üstlerim ve amirlerim" de vardý. Aslýna bakarsanýz, Deniz Kuvvetleri'nde görev yaptýðým yýllar boyunca gazete ve dergi yazýlarýnda olsun, kitaplarýmda olsun, hiç takma isim kullanmadým. Ýç Hizmet Yönetmeliði'nde subaylarýn yazý yazmalarýyla ilgili bir yýðýn kýsýtlama vardý ama, kimse bunlarý uygulamaya kalkmadý. Sadece, 1983 yýlý nisanýnda, "Vidalar"la Sabahattin Ali Öykü Ödülü'nü ve "Kiracý"yla Madaralý Roman Ödülü'nü peþ peþe kazanýnca sorgulandým. Askerlikten ayrýlmayý bile göze almýþtým ama, yine ceza almadým. Çok az kiþinin bildiði bir baþka ilginç durumu açýklamamýn yeri geldi sanýrým: Ben Deniz Kuvvetleri'nin pýrýl pýrýl bir subayýyken, sonradan sinemaya da uyarlanan "Kiracý" romaným Kara Kuvvetleri'nin yasaklanmýþ kitaplar listesindeydi.

Kaldýðýmýz yere dönersek, Yusuf Ziya Ortaç Armaðaný'ný kazanmam, bana Akbaba dergisinin kapýlarýný açtý. Aziz Nesin'le, Rýfat Ilgaz'la, Vedat Saygel'le tanýþtým. Muzaffer Ýzgü Ýstanbul'da deðildi, onunla karþýlaþmamýz yýllar sonra oldu. Semih Balcýoðlu'nun kahkahalarýný, inceliklerini ve Volkswagen'ini; çizdiði tiplere çok benzettiðim Zeki Beyner'i; üstünde çalýþýlmaktan hýrpalanmýþ, periþan olmuþ üçüncü hamur kaðýtlardaki karikatür taslaklarýný pencere camýna koyup kopyalayarak "temize çeken" Cafer Zorlu'yu; yazý makinesini yanýnda taþýyan, bulduðu her fýrsatta oturup yazmaya baþlayan Suavi Süalp'i; babasýnýn ölümünden sonra Almanya'dan aldýðý diþ hekimliði diplomasýný rafa kaldýrýp derginin baþýna geçen Ergin Ortaç'ý ve baþýnýn üstündeki Yusuf Ziya portresini, daha dünmüþ gibi anýmsýyorum.

Ayný yýl Deniz Harp Okulu'nu bitirdim. 1970'te, Derince'de elektronik kursundayken, yine bir sýnavla, hayatýmýn akýþý bir kez daha deðiþti. ABD'de burslu olarak yüksek lisans öðrenimi görecektim. Tek kaygým, yazarlýk çabalarýmdan kopmaktý. Hatta bu yüzden, dört yýllýk gemi inþa öðrenimi yerine daha kýsa süreli bir baþka programa geçmek istedim ama, olmadý. Donatan gemisinde bir yýl elektronik subayý olarak görev yaptýktan sonra, 1971 temmuzunda Kaliforniya'nýn Monterey kentine, ertesi yaz da arabayla bütün Amerika'yý dolaþa dolaþa Michigan Üniversitesi'nin bulunduðu Ann Arbor'a gittim. (Monterey'de yaptýðým ilk þeylerden biri, John Steinbeck'in anlattýðý yerleri arayýp bulmak olmuþtu.)

Geride 12 Eylül döneminin sancýlarýyla çalkalanan bir ülke býrakmýþtým. Korktuðum olmadý, yazarlýktan kopmadým. Türkiye'de okuyamayacaðým kitaplarý okuma olanaðý buldum. Kanada ve Meksika'yý gördüm. Akbaba'ya öyküler ve güncel yazýlar göndermeyi sürdürüyordum. Yazdýklarým, o sýrada Ankara Radyosu Tiyatro Þubesi Müdürü olan Ayhan Þensoy'un dikkatini çekmiþ. Bana mektup yazýp radyo için skeçler istedi. Ýlk radyo oyunlarýmý o yýllarda yazdým. Ýlk romaným Korugan'ý da 1974'te, Ann Arbor'da bitirip Milliyet Yayýnlarý'nýn yarýþmasýna gönderdim. Vedat Türkali ve Ýrfan Yalçýn'ýn ardýndan üçüncü oldum. Yarýþmaya üç yüzü aþkýn roman katýlmýþtý. Türkiye'den mektuplar, telgraflar yaðýyordu. Sarhoþ gibiydim.

Michigan Üniversitesi'nden gemi inþa ve makine mühendisliði dallarýnda iki ayrý master diplomasý alarak 1975 eylülünde ABD'den döndüm. Korugan da o günlerde basýlmýþ, beni bekliyordu.

Artýk yüksek mühendis sýnýfýna geçmiþtim ve denizde çalýþmam gerekmiyordu. 1982 yýlýna kadar Taþkýzak Tersanesi'nde görev yaptým. Ýzleyen üç yýl, Deniz Harp Okulu'nun öðretim kadrosundaydým. Sonra yine Taþkýzak'a Gemi Ýnþa Baþmühendisi olarak atandým ve yarbaylýðýmýn ilk yýlý olan1989'daki erken emekliliðime kadar bu görevde kaldým. Sanýrým baþarýlý bir deniz subayý, oldukça iyi bir mühendistim. Yine de sözgelimi amiral olmak hiç aklýmdan geçmedi. Denizciliði sevmiyor deðildim ama, bahriyedeki yýllarým boyunca yazarlýðým bir can yeleði gibi üstümdeydi hep. Ayrýldýðýmdan bu yana da, yazarlýk dýþýnda bir uðraþým olmadý.

1976 yýlýnda Nevin'le tanýþtýk. O sýralarda, gazetenin iki orta sayfasýný kaplayan ve büyük ilgi gören "Milliyet Mizah"ýn sürekli yazarlarýndan biri de bendim. 1977 yýlýnda bir gün Abdi Ýpekçi'den bir çaðrý aldým. Sanýrým ilk kez görüþüyorduk. Uzun uzun konuþtuk. Deniz Kuvvetleri'nden ayrýlýp Milliyet ailesine katýlmamý önerdi. Hem bu görevi býrakmak isteyen Refik Erduran'ýn yerine "Milliyet Mizah"ý yönetecek, hem de kendi yazýlarýmý yazacaktým. Benim için gurur ve heyecan verici bir öneriydi bu ama, kabul etmem kolay deðildi. Yurt dýþý öðrenimim nedeniyle Deniz Kuvvetleri'ndeki mecburi hizmetim sekiz yýl uzatýlmýþtý. Abdi Bey, bunun çözüm yollarýnýn bulunabileceðini söylüyordu, ben ürküyordum. Niþanlýydým, evlenmek üzereydim, serüvenlere atýlmak istemiyordum. Bir hafta kadar düþündükten sonra hayýr demek zorunda kaldým. Yine de, Milliyet'teki yazýlarýmý sürdürdüm. "Milliyet Mizah" önce tek sayfaya indi. Ýpekçi'nin öldürülüþünden sonra yetim kalýp iyice küçüldü, sonunda da tamamen bitti.

1979 sonunda kapanmasýna kadar Akbaba'da ve daha sonra Cumhuriyet'in "Ciddiyet"inde yazdým. O günden bugüne deðiþik dönemlerde katkýda bulunduðum süreli yayýnlar arasýnda Varlýk, Nokta ve Tempo ile ne yazýk ki ömürleri kýsa olan Çivi ve Diyojen'i de sayabilirim.

Yazýn çabalarým mizahýn dýþýnda da sürdü kuþkusuz. Yukarda sözünü ettiðim kitaplarýn dýþýnda Geç Baþlayan Yargýlama (1980), Teslim Ol Küçük (1988) ve Kirpi (1996 Ýþ Bankasý Edebiyat Büyük Ödülü) adlý romanlarým, Aynalar (1994 Yunus Nadi Ödülü) adlý bir öykü kitabým, biri 1979'da Kültür Bakanlýðý'nýn Dünya Çocuk Yýlý nedeniyle açtýðý yarýþmada birincilik ödülünü alan Yeþil Bayýr olmak üzere dört çocuk kitabým, Ýçimizdeki Yasakçý (1990) adlý bir incelemem, biri Ambroce Bierce'den olmak üzere iki de çeviri kitabým var. "Kuþkucu" adlý tiyatro oyunum, 1999'da Devlet Tiyatrolarý'nýn bir ödülünü kazanmýþ ve repertuvara alýnmýþ olmasýna karþýn, nedense iki yýldýr sahnelenmedi. Üç yýldýr üstünde çalýþtýðým bir romaný, televizyon senaryolarýnýn çok zamanýmý almasý yüzünden bir türlü bitiremiyorum.

Nevin'le 7/7/1977 gibi kolay unutulmayacak bir tarihte evlendik. Önümüzdeki temmuz birlikte yirmi dört yýlýmýzý doldurmuþ olacaðýz. Nevin, meslektaþlarý arasýnda tanýnan ve sevilen, çok baþarýlý bir psikolog. Özellikle eðitim psikolojisiyle ilgileniyor. Þu sýralarda deprem bölgesinde travma sonrasý stres bozukluklarý konusunda önemli çalýþmalar yapýyor. Biri ölen kýzkardeþimin kýzý olmak üzere, üç kýz yetiþtirdik. Büyük kýzýmýz Suna, Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümünü bitirmek üzere. Duygu, Ýstanbul Üniversitesi'nde felsefe okuyor. Sibel, üniversite sýnavýna hazýrlanýyor. Üçünün de yeteneklerinden, kendi alanlarýnda baþarýlý olacaklarýndan kuþkum yok.

Kardeþim Fevzi on sekizinde öldü. Kýzkardeþim Serpil'i kimsenin fark etmediði bir kalp rahatsýzlýðý yüzünden otuz iki yaþýnda yitirdik. Annem elli iki yaþýnda terk etti bizi, babam altmýþýnda. Bir önceki kuþaktan yaþayan sadece bir dayým kaldý. Ýnsan kaç yaþýnda olursa olsun, anasýz babasýz kalmak bir eksiklik, kopukluk duygusu veriyor. Bunu nasýl anlatsam?.. Eski günlerle ilgili bir þeyleri merak etsem, sorabileceðim kimse yok. Ýyi bir evlât olduðumu sanýyorum ama, onlarla daha çok þeyi paylaþamamýþ olmanýn üzüntüsü hep içimde.

Sinemayý seviyorum. Müzik dinlemek, özellikle klasik müzik ve caz, hayatýmda önemli bir yer tutuyor. Dört kýtada yirmiye yakýn ülke gezdim. Daha gezmek istediðim çok ülke var. Tarihi ve kültürü yansýtan, sokaklarýnda müzik olan, bir canlý gibi soluk alýp veren kentlerden hoþlanýyorum. Þimdilik beni en çok etkileyen Prag.

Ülkemizin çoðu yazarý gibi benim de kitaplarýmýn geliri, bana ve aileme rahat bir yaþam saðlamaya yetmekten çok uzak. Televizyon bu açýdan daha iyi olanaklar sunuyor. Kuþkusuz televizyona yazýlanlarýn, kitaplar gibi kalýcýlýðý yok. Sözcükler görüntü ve sese dönüþüyor, göz açýp kapayýncaya kadar öðütülüp tüketiliyor.

Bahriyeden ayrýlmaya niyetlendiðim günlerde, Ajans Devekuþu'ndan Þefik Döðen'i aradým. (Sýk görüþmesek de, tanýþýklýðýmýz nerdeyse yirmi yýl daha önceye gidiyordu. Deniz Harp Okulu'ndaki öðrenciliðim sýrasýnda, aralarýnda Cevat Fehmi Baþkut'un "Buzlar Çözülmeden"i de bulunan birkaç oyun sahneye koymuþtum. Laf aramýzda, kendim de oynuyordum. O zamanlar Þefik Döðen Dormen Tiyatrosu'ndaydý. Bize kostüm vb. konularýnda çok yardýmcý olmuþtu.) "Hemen gel, konuþalým," dedi. Gittiðimde Zeki Alasya da beni bekliyordu. Böylece Devekuþu'na girdim. Bir yandan Milli Piyango reklâm skeçlerini yazarken, bir yandan da Zeki Alasya-Metin Akpýnar ikilisi için 13 bölümlük bir televizyon dizisi hazýrlanmasýna katkýda bulundum. Henüz özel kanallar açýlmamýþtý. TRT için çekilen "Güler misin, Aðlar mýsýn?", biraz da yüksek beklentiler nedeniyle fazla beðenilmedi. Ama benim televizyon serüvenimin baþlangýcý oldu.

Televizyon tam anlamýyla bir ekip iþi. Sinemada olduðu gibi, birçok öðenin uyum içinde bir araya getirilmesini gerektiriyor. Bu güne kadar yazdýðým televizyon senaryolarýnýn toplamý üç yüz bölümü aþýyor. Bunlarýn belli baþlýlarý arasýnda "Süper Baba", "Ýkinci Bahar" ve TRT'de 78 bölüm süren "Külyutmaz" dizileri var. Þu sýralarda, "Truva Katýrý" romanýmdan televizyona uyarlanan "Koltuk Sevdasý"nýn senaryosunu yazýyorum. Bürokrat-politikacý-iþadamý üçgeninin entrikalarýný iðneleyen "Koltuk Sevdasý", televizyonlarýmýzdaki ilk siyasi hiciv dizisi oldu. Baþlangýçta TRT-1'de yayýmlanýyordu. Daha ilk bölümlerden itibaren herkes bana TRT'nin böyle bir diziye nasýl yer verdiðini soruyor, ben de yanýt olarak "Bazý þeyler deðiþiyor," diyordum. Dizi ansýzýn, TRT'nin tek yanlý bir kararýyla yayýndan kaldýrýldý. Þimdi özel bir kanalda sürüyor.

Benim gözümde asýl önemli olan, romanlarým ve öykülerim kuþkusuz. Ama televizyon yazarlýðýný hiçbir zaman hafife almadým. Yazdýðým her senaryoya edebiyatýn tadýný katmaya çalýþtým.

Yýllardýr içime attýðým bir kýrgýnlýðý burda açýklasam hoþ karþýlar mýsýnýz?.. Yazarlýk serüvenim boyunca, kimsenin açýk açýk dile getirmediði, ama kendimi "boyalý kuþ" gibi hissetmeme neden olan üç etiketle savaþmak zorunda kaldým. Belki bu damgalar, beni sürekli olarak içimdeki en iyiyi ortaya çýkarmaya, kendimi aþmaya ittiði için hayýrlý da oldu. Anlatacaðým.

Sanatçýlarýn en çok baþka sanatçýlara hoyrat davrandýklarý, ne kadar abes görünse de gerçek. Önümüzdeki yýl bitireceðimi umduðum romanýn kiþileri arasýnda, ortalýk yangýn yerine dönmüþken gerçek "düþman"larýný unutup birbirleriyle kavga eden iki müzisyen var. Böyle bir tavýr bana çok gülünç geliyor. Belki de çok acýklýdýr, siz karar verin.

Kazandýðým bir öykü ödülünün jüri üyelerinden birinin, öbür üyelerin ortak kararýna hýrçýnca karþý çýktýðýný biliyorum. "Nasýl olur? Mizah yazarý deðil mi o?" Hakkýnýzda böyle tuhaf þeyler söylenebiliyor ve daha da tuhafý, kapalý kapýlar ardýnda konuþulan her þey bir yolunu bulup sizin kulaðýnýza kadar geliyor. "Mizah yazarý"nýn yanýna "asker yazar" ve "televizyon yazarý"ný da koyarsanýz, kýrgýnlýðýmý daha iyi anlayabilirsiniz.

Savunma yapmak deðil, içimi boþaltýp rahatlamak amacýyla birkaç noktayý vurgulamak istiyorum.

Denizci, mühendis, evet. Ama kendimi hiç "asker" olarak görmedim. Kaldý ki, ülkemizin çileli yazarlarýnýn hemen hepsinin bir ikinci (ya da ilk!) mesleði var. Böyle abes bir yaklaþýmý genelleþtirirsek, kalburüstü kalem insanlarýmýzýn çoðunu reklamcý yazar, maliyeci þair, doktor romancý, öðretmen öykücü, vb. diye damgalamak zorunda kalmaz mýyýz?

Televizyon konusundaki duygularýmý yukarda anlatmaya çalýþtým. Sel gider, kum kalýr. Beni gerçekten deðerlendirmek isteyenler, kitaplarýmla deðerlendirirler.

"Mizah yazarý" olmaya gelince... Çok duyarlý ve dolu olduðum bu konuyu özellikle sona sakladým. Birçok yerde birçok kez dile getirmeye çalýþtýðým gibi, ben mizahçý ya da mizah yazarý deðilim. Mizahý seven, yazdýklarýnda mizah yöntemlerini kullanmaktan hoþlanan bir yazarým sadece. Bundan, mizahçýlarý küçümsediðim gibi saçma bir anlam çýkarýlmamalý kuþkusuz. Benim mizahým amaç deðil, araç. Bir yaklaþým, bir görüþ biçimi. Kabul, yazdýklarýmýn bir çoðunda iðneleyici, hadi alaycý demeyelim, "gülen" bir bakýþ açýsý kullanýyorum. Öykü ve romanlarýmda, hayatýn içinde var olan mizahtan olsun olsun bir parmak daha fazlasýný bulabilirsiniz. O da, her zaman deðil. Çünkü özellikle bizimki gibi çarpýk geliþen toplumlarda gerçekler kimi zaman yazarýn en sýnýr tanýmaz düþlemlerini, en çýlgýn kurgularýný aþabiliyor.

Þimdi söyleyeceklerimse yazarlarý ve çizerleriyle gerçek mizahçýlar adýna: Mizah ürünlerinin ayrý, daha aþaðý bir tür sayýlmasýna, edebiyatýn ya resmin kötü yola düþmüþ çocuklarý olarak görülmesine çok üzülüyorum. Mizahçýlar için deðil tabii, mizahý öyle görenler için üzülüyorum. Katý, sevgisiz, gülmenin tadýný bilmeyen talihsiz kiþiler onlar. Sevilmeleri zor, çünkü kendilerini sevmiyorlar. Gergin yüzleri, tartýþýrken tizleþen sesleri ve incelen dudaklarýyla, kendileriyle ve çevrelerindekilerle sürekli kavga halindeler. Mizahý sevmeleri olanaksýz, çünkü mizahýn temel malzemesi kendileri. Herkesten daha gülünçler, çünkü kendi gülünçlüklerini görmüyorlar. Ne yazýk ki her alanda karþýmýza çýkýyorlar. Bir cehennem var olsaydý, ateþi onlar sayesinde canlý kalýrdý. Hoþ belki gerçekte onlar da günahsýz. Belki tüm suç, içinde yaþadýðýmýz hoþgörüsüz topluma ait. Belki öylesine yaralý bereliyiz ki, gülemiyoruz. Her kahkaha saðýmýza solumuza sancýlar saplanmasýna neden oluyor da ondan belki, kim bilir?

Þimdilik bu kadar. Bitirip okuyunca, ortaya biraz daðýnýk bir yazý çýktýðýný fark ettim. Yine de, sanýrým hayatýn kendisinden çok daha düzenli.

Son bir söz: Baþýndan beri, her yeni öykü ya da romana giriþirken, yazarlýða yeni baþladýðýmý düþünürüm. Yazarlýðýmýn otuzuncu yýlýný geride býraktým, yaþým da elli üçe geliyor; bu hâlâ deðiþmedi. Umarým hiç deðiþmez.



    diğerleri:

·  Biyografi